Bugün İstinye Üniversitesinden Doç. Dr. Hasan Gürkan ile keyifli bir radyo programı kaydettik. Konumuz meta sinemaydı.

Hasan hoca önemli bir kavramdan bahsetti, dördüncü duvarı kırmak!

Meta filmler, seyirciyi yok sayan filmlerin aksine kameraya bakarak konuşan ve sinemanın bir kurgu olduğu konusunda izleyiciyi uyaran, argo tabirle “arıza çıkaran” yapımlar olarak karşımıza çıkıyor.

Deadpool filmi bu sebeple meta filmler için iyi bir örnek. Karizmatik süper kahramanlara gönderme yapan ve bu süper kahraman evrenlerini dibe sokan Deadpool arada seyirciler ile konuşmayı da ihmal etmiyor. Bize süper kahramanların o kadar da karizmatik olmadığını hatırlatma misyonu ile yola çıkan Deadpool seyirciye her an “bu bir kurmaca” diye bağırıyor.

Dördüncü duvarı kıran bazı meta filmler gerçek dünyaya girmiyor, başka bir kurmacaya geçiş yapıyor, bunu da atlamamak lazım.

Şunu da söylemeden geçmeyeceğim, siz hayatın dördüncü duvarını kırmayı deniyor musunuz yoksa başkalarının size biçtiği role katlanıp konfor alanında güzel rüyalar mı görüyorsunuz? B

Her neyse, bugün yeni bir şey öğrenmiş oldun azizim…

Baltalar elimizde, uzun ip belimizde, biz gideriz ormana…

Diye başlar bu şarkı, şimdi sözleri biraz değişti, telefon elimizde, uzun şarj kablosu belimizde, biz gideriz Starbucks’a. Telefonlar elimizde ve diğer ekranları ikinci plana attık, daha ileri gidecek olursak hayatı bile kenara itiyoruz bu ekran için.

Web siteme girip blog yazılarımı okuyanların %83’ü cep telefonlarından giriyorlar, Cnet tarafından yapılan araştırmaya göre internetteki video kliplerin %57’lik bölümü cep telefonları ile izleniyor, araştırmaya ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.

Videoları telefondan izliyoruz peki neden telefonumuzu tamamen yan kullanmıyoruz?

Çünkü telefonu yan kullanmak zor, bu sebeple telefonlar dik kullanacağımız şekilde tasarlanıyor, peki neden video izlemek için yan çeviriyoruz? Çünkü videolar telefona göre değil televizyona göre tasarlanıyor ya da bilgisayar monitörüne.

Şimdi başka bir soru gelsin: Son 24 saatte telefon ekranına mı daha çok baktınız, bilgisayar ekranına mı?

Ben, telefon ekranına baktım.

Telefondan video izlerken ekranı çevirmek hoşunuza gidiyor mu, rahat edebiliyor musunuz? Ben edemiyorum. Peki neden dikey diziler çekilmiyor, Türkiye’de dizi çeken birçok TV kanalı var, online platform var neden kimse mobil kullanıcılara özel dikey içerik oluşturmuyor?

Yoksa var da, ben mi bilmiyorum dostlar?

İnstagram hikayeleri, Snapchat gibi uygulamalar ile güç kazanan dikey videolar IG TV’nin gelmesi ile daha fazla tercih edilir olsa da hakettiği ilgiyi görmüyor.

Dikey çekilen bir müzik klibi örneği:

Bugün 31 Mayıs 2021, tarihe not düşüyorum: Yakın zamanda dikey müzik klipleri yatayları geçecek!

Spor yayıncılığında, özellikle futbolda da dikey videolara pek uzak değiliz. 2019 yılında Almanya’da oynanan Wolfsburg – Werder Bremen maçı dikey olarak (9:16) izleyicileriyle buluştu.

Evdeki televizyon yatay, peki onda nasıl maç izleyeceğim? Televizyonu dikey yapmanız yeterli : )

Özetle, dikey video geliyor, hatta geldi. Yaptığım sunumlarda her zaman dile getiriyorum, bir internet projesi yapıyorsanız sizi bilgisayar ekranından değil telefondan ekranından nasıl iyi gördüklerine odaklanın ve bir video yapıyorsanız telefonda nasıl izleneceğine odaklanın.

Yarın yine görüşelim.

Bazılarına göre günümüzün en büyük problemlerinden birisi bu, vertical video syndrome yani dikey video sendromu.

Telefonumuzla yatay ya da dikey fotoğraf çektikten sonra onun yönünü değiştirebiliriz ve bu durum bizim için bir sorun yaratmaz fakat videoyu dikey çekerseniz yatay hale getiremezsiniz.

Önce video serüvenimizden bahsedeyim. Çok değil 15 sene öncesine kadar video kameralar ile pek işimiz yoktu. Durup dururken gidip bir kamera almazdık, çoğu kullanıcıda kapaklı kameralar vardı. Yandan kapağı aç ve görüntüyü oradan izle, istediğini videoya çek…

Ben ilk akıllı telefonumu 2010 yılında aldım, HTC Desire HD markalı bir telefon aldığımda çevremdeki arkadaşlar bir anlam verememişti, çoğunluk Nokia’nın 5800 telefonunu kullanıyordu. Bakın, 2010 yılından bahsediyorum, üzerinden 11 yıl geçmiş, 11 yıl önce çevremdeki herkes Nokia kullanıyordu.

Eski nesil telefonlarla çekilen videolar zaten çamur olduğu için kimse bu durumu çok önemsemiyordu fakat “akıllı telefonların” çıkması ile birlikte artık bir sorunumuz oldu. Dikey çekilen videolar!

Telefonlarla dikey çekilen videolar bir bilgisayara ya da televizyona aktarılıp izlendiği zaman ortaya iyi sonuçlar çıkmıyor. Haber bültenlerinde yurttaş gazeteciliği sayesinde izlediğimiz videolar yayınlanıyor. Bir olay var ve oradaki vatandaş hemen telefonu çıkarıp olayı çekiyor fakat biz haber bülteninde yatay ekranda o dikey videoyu izlemek zorunda kalıyoruz.

İzlediğimiz dikey videoları bize yatay olarak gösterebilmek için bazen yan tarafları karartıyorlar bazen aynı görüntüyü bulanık şekilde arka tarafa koyuyorlar ve o yatay ekranı dolduruyorlar.

Bu konu ile ilgili çekilmiş bir kamu spotu var, izleyelim…

Dikey video sendromu budur işte, tüm ekranlar yatay ama çoğu kullanıcı dik video çekiyor ve format sorunu yaşanıyor.

Şimdi sıra geldi benim görüşüme, bence doğrusu dik olması, yakın zamanda evlerimizdeki ekranlarımız, bakın televizyonlarımız demiyorum ekranlarımız dik olacak. Eve aldığınız televizyonu televizyon olarak kullanıyor musunuz? Yoksa Netflix ya da Youtube mu izliyorsunuz?

Başka bir şey sorayım, Turkcell TV Plus ya da Digiturk gibi platformlardan izlediğiniz kanallar televizyon kanalı mı yoksa her an durdurup geriye alabildiğiniz bir video deposu mu?

Televizyon neydi, ne oldu, televizyon nedir?

Bilmiyorum…

Bence ekranlar dik olmalı, olacak, olmak zorunda! Yazının devamı için burayı tıklayabilirsiniz.

Merhaba.

Bugün büyük biraderden büyük veriye bir yolculuk yapacağız.

Yarın da bu konunun devamı olarak Orwell’in 1984’ünden Burgess’in 1985’ine gideceğiz.

Bu yazıda 5 konu hakkında bilgi vermeye çalışacağım.

1- Büyük birader

2- Yevgeni Ivanoviç Zamyatin

3- “Biz” kitabı

4- Büyük veri

5- Vatanseverlik yasası

Elbette bunları bilmeyenler için, başlangıç seviyesinde anlatıyorum. Orwell’ı anlamak için 1984’ü, Burgess’i anlamak için ise Otomatik Portakal’ı okumak lazım, bir blog yazısı ile bu iş olmaz.

Büyük birader ile başlayalım.

Özgün adı Big Brother olan bu tanım, dünyanın en ilginç yazarlarından biri olan George Orwell tarafından kurgulanmış ve 1984 isimli kitabında bize sunulmuştur. Büyük birader, diktatörlük ile yönetilen Okyanusya isimli ülkede her yerde gözü olan bir güçtür, herkes her an gözetim altındadır.

Big brother is watching you!

“Büyük birader seni izliyor” mottosu aslında bu gücün nasıl istismar edildiğini ve oluşturulan korku iklimini açıkça yansıtmaktadır. Kitapta adı geçen bu kavram günümüzde de sıklıkla kullanılmaktadır.

Apple şirketi 1984 yılında yayınladığı reklam kampanyası ile o günün güçlü teknoloji şirketlerine büyük birader göndermesi yapmış ve kullanıcılarını gözetlenmemek için Apple ürünleri almaya teşvik etmiştir. Ne büyük bir tezatlık değil mi, şimdi de Apple aynı ithamlar ile karşı karşıya.

Bu benzetmelerin sonu gelmemiştir, günümüzde de hala işin içinde “gözetim” varsa hemen konu büyük biradere gelmektedir. Büyük birader, kitabın distopik dünyasına tepeden bakan gözdür, hem tepeden her yeri görür hem de rütbe olarak en tepededir. Her yerde afişleri vardır, hakkında pek bir şey bilinmez ama o herkesin hakkındaki neredeyse her şeyi bilir.

Gözetim denilince Jeremy Bentham demeden olmaz, kendisi Orwell’dan önce bu konuya en çok kafa yoran kişilerin başında geliyor. George Orwell’ın gerçek adı Eric Arthur Blair bunu da bir not olarak şimdiden ileteyim.

Yine gözetimden bahsederken Yevgeni Ivanoviç Zamyatin ismini de analım.

Kendisinin “Biz” isimli kitabından bahsedeyim hemen. Bu kitap insanın “düş gücü”nün “dış gücü”nden daha önemli olduğunu söylüyor. Zamyatin’in kitabında kurduğu dünyada “kötülükle” mücadele hala devam etmektedir, yani 1984 kadar karamsar bir hava “henüz” yoktur. Kendisi eserleri ile Aldous Huxley ve George Orwell gibi isimlere (kabul etmeseler de) ilham kaynağı olmuş önemli bir isimdir.

Biz kitabına dönelim, kitap 26. yüzyılda geçiyor, insanların isimleri yok numaraları var, kişisel ve insalcıl haklar da yok. Herkes cam duvarların arkasında yaşıyor ve her anları denetleniyor ve izleniyor.

Kitaptan 2 cümle:

“Seviyorsun çünkü iplerini eline alamıyorsun. İnsan sadece köle edemediğini sever.”

Haydi altını çizdiğim bir cümle daha gelsin:

“Kendini mahvediyorsun ve bunu sana söyleyecek hiç kimse yok.”

Bugün “distopya edebiyatı” denildiğinde akla gelmesi gereken ilk isim bence Rus yazar Zamyatin’dir!

Devam edelim…

Büyük biraderden büyük veriye geldik, bununla ilgili bir belgesel de var.

11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında ülkelerin güvenliği açısından önem kazanan büyük veri kavramı Amerika’da çıkarılan Vatanseverlik Yasası ile farklı bir boyuta taşındı. Bu yasanın içeriğini küçük bir araştırma ile öğrenebilirsiniz, özetle kendisinden şüphe edilen kişilerin tüm dijital varlıklarına sınırsız bir erişim izni veriyor diyebiliriz.

Veri depolama maliyetlerinin her geçen gün azalması, veri toplama ve veri analizi işlerinin de gelişmesine imkan sağladı. Bunun üzerine yaygınlaşan sosyal medya mecraları ile insanlar verilerini saçmak için gönüllü oldular ve big data kavramı büyük güç kazandı.

Big data ile gözetimi binlerce açıdan ilişkilendirebiliriz ama kısaca şunu diyebiliriz; ne yediğimizi, ne zaman uyuduğumuzu, nerede olduğumuzu, ne düşündüğümüzü ve ne düşünebileceğimizi biliyor hatta ne zaman hasta olup öleceğimizi bile…

Big data ile big brother, her an her yerden bizi gözetleyen, ne yaptığımızı ne düşündüğümüzü bilen güçler. Daha ne kadar kötü olabilir ki dedikçe “dijital mahremiyet” açısından hep daha kötüsü oluyor.

Eskiden “büyük birader bizi izleyecek” diye korkan insanlar bugün “herkes beni izlesin” telaşı içindeler. Bu sözün üzerine, dün yazdığım beğendim kapitalizmi yazısını okumanızı öneririm, buraya tıklayabilirsiniz.

Mor ve Ötesi, Cambaz şarkısında televizyon için;

Kul oldun, köle oldun

Kurşun geçirmez cam oldun

Cin oldun adam çarptın

Cellat oldun, kelle uçurdun

Diyor, üstüne de

Bütün dünya izler durur
Afet-i Azam bekler durur
Hedefini al, piyasanı al, her şeyi al
Yandı dertler, bitti tasa
Ben kurbanım bu cambaza

Diyor.

İngilizcesi television olan kelimeyi “Tell lie vision” olarak ele alan bu kelime oyunundan bahsedeceğim önce. Tell lie vision kalıbı televizyonu bir yalan makinesi gibi gösteriyor fakat durum bence öyle değil.

Tom Standage, The Victorian Internet kitabında tarih boyunca yaşanan teknolojik gelişmelere nasıl karşı çıkıldığını ve sonrasında gelen yeni gelişmelerin nasıl eski teknolojileri daha güvenli gösterdiğini anlatıyor.

Televizyon, hani şu “aile yapısını bozuyor” dedikleri şey. Eskiden ailece oturup televizyon başında dizi izleyen, bir filmi “televizyonda ilk kez!” izleyen aileler vardı, bugün ise her yanımızı saran ekranlar var. Salonun baş köşesine koyduğumuz ve Dominic Pettman’a göre büyük bir fare kapanı olan televizyonlarımızın yerini küçük örümcek ağları aldı. Örümcekler yakalamak istedikleri sineğin özelliğine göre ağ örerler, sosyal medya da verilerimiz ile bizi nasıl yakalayacağını bildiği için görmek istediğimiz şeyleri bize gösterek bizi kendisinde tutmayı başarıyor.

Neil Postman, Televizyon Öldüren Eğlence isimli kitabında “Televizyon ; kitapları yasaklamaz, sadece onların yerine geçer” diyor. Televizyon insanları kitlesel olarak elinde tutuyordu, her sabah insanlar dün akşam ne izlediklerini tartışıyordu, bugün bu mümkün değil. Hepimiz akşam farklı bir şey izliyoruz, izleyeceğimiz seçeneklerin sayısı yüzeysel olarak değil üç boyutlu olarak çoğaldı. Bunun sebebi kanal sayısının değil, ekran sayısının (televizyon, telefon, tablet, bilgisayar, arabanın ekranı vs.) çoğalması.

Yukarıda yazdığımı hapishane metaforu ile süsleyecek olursam şunu demek isterim; eskiden televizyona hapisken aynı avluda volta atardık, hapisin içinde bir sosyallik çıkış kapısı vardı ama şu an kişiselleştirilmiş ekranlarımız ile o çıkış kapısı yok oldu. Her birimiz ayrı bir hücredeyiz ve içeride bir sosyalleşme illüzyonu ile birbirimize bağlı olduğumuzu düşünsek de aslında kişisel hücremizde “cezamızı” çekiyoruz.

Bak efkarlandım şimdi, aklıma Dilberay’ın Flash TV’de yaptığı hapishane temalı televizyon programı geldi.

Kitap, Roger Waters’ın Amused to Death albümünün ismine de ilham kaynağı oldu, onu da ekleyeyim.

Yine aynı kitapta “Televizyon reklamı tüketilecek ürünlerin niteliğiyle ilgili hiç bir şey anlatmaz. Reklamın içeriği, ürünleri tüketenlerin niteliğine odaklanır” ifadesi yer alıyor. Televizyonu yalancılıkla suçlayamayız, insanlar ne istiyorsa onu sunar ya da insanların ne istemesini istiyorsa!

Amusing Ourselves to Death

Kitaba göre televizyonu radyodan ayıran şey; kaliteli bilginin yerini bilgi çöplüğü ve bitmek bilmez bir eğlence nehrine bırakmasıdır.

En başa dönecek olursak, televizyonu yalancılıkla suçlamak haksızlık olur. Televizyon ışığının ve fişinin yettiği yere kadar insanları hapsedebilen fakat tam olarak gözlemleyemeyen bir panoptikondan ibarettir fakat bugün cebimizdeki kablosuz hapishane, duvarları ortadan kaldırmış ve tüm dünyayı bir panoptikona çevirmiştir.

Artık odaya oturup insanlardan gizli televizyon izleyemeyiz, izlediğimiz her şeyi görebilen ve ölçebilen platformlar ile örüldük. Televizyonumuz ile baş başa kalabilirdik ama artık kendimizle bile baş başa kalamıyoruz.

Bu kitabı okuyacak arkadaşlara öncesinde Orwell ve Huxley arasındaki bağı kafalarında kurmalarını öneriyorum, o zaman kitap daha anlamlı gelecektir.

Televizyon öldüren eğlence yerine “kişiselleştirme, hapseden eğlence” demeyi daha doğru buluyorum. Orhan Veli “beni bu güzel havalar mahvetti” diyor, bizi de bu kişiselleştirme denen şey mahvetmek üzere.

Bizi bekleyen şeyi bir Orhan Veli dörtlüğü ile anlatmaya çalışacağım:

Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.

Web (internet ağı) ve episode (bölüm) kavramlarının birleşimi ile ortaya çıkan webisode, dijital mecralar için üretilen içeriklerin her bir bölümü için verilen isimdir.

Bu tür içerikler Netflix gibi mecralar güçlenmeden ya da Youtube yayıncılarına henüz ücret ödemediği dönemlerde sponsorlu işler ile yayınlanıyordu. Örnek vermek gerekirse 1 Kadın 1 Erkek isimli dizinin internet için üretilen “tatlı haller” ismi verilen bölümlerine sponsor olan Carte d’Or, Tatlı Kuplar Serisi isimli ürünlerinin reklamını o günün standartlarının çok üzerinde bir şekilde tanıtmayı başarmıştı.

Webisode denilince aklıma gelen en iyi işlerden bir diğeri de Yedigün isimli içecek markasının sponsorluğunda Batesmotelpro isimli ajansa (en sevdiğim) çektirilen başka bir internet dizisi.

Bu iki örneğin yeterli olduğunu düşünüyorum, internet için çekilen bu dizilerin her bir bölümüne webisode deniliyor, anlaşıldı mı?

Bir marka neden webisode işine yatırım yapsın ya da bir grup genç neden durup dururken internet dizisi çeksin diye sorabilirsiniz, zaten bu soruyu soruyorsanız blog yazılarımın ilk sayfasını bulup oradan okumaya başlayabilirsiniz.

Bir marka neden internet dizisine girsin derseniz cevabı basit, çok daha uygun fiyata çok daha büyük kitlelere viral şekilde ulaşma imkanına sahip olursunuz.

Bir grup genç neden durup dururken internet için dizi çeksin derseniz de yanılırsınız, kimse size üretmeniz için imkan sağlamıyorsa siz kendiniz üretin. Telefonla çekin ama yine de üretin, “tecrübeli çalışan arıyoruz” demek sadece sigortalı işe girip çalışmış olsun demek değildir, sektörü bilen kişi arıyoruz demektir, sektör sizi almıyorsa trene kaçak binin.

Yemek videosu çekin, yol videosu çekin, kedi videosu çekin ama bir şekilde düzenli olarak üretin.

Önce şuna bakın, benim ya da çevremin bir hikayesi var mı? Hayata bakarken hikayeleri gözlemleme yetkinliğini elde ederseniz hayattan çok daha fazla keyif alabilirsiniz.

İkinci olarak hedef kitlenizi belirlemeniz gerekiyor, ürettiğiniz içerikler kime hitap ediyor, her saniyede onları düşünerek hareket etmelisiniz.

Son olarak ise “ben bunu düzenli şekilde üretebilir miyim?” sorusunu kendinize sorabilirsiniz, bu tür işlerde istikrar çok önemlidir.

Webisode hazırlarken ürettiğiniz içeriklerin sadece video kısımları değil açıklama kısımları ve video tanıtımı için kullanılan minik görselleri de (thumbnail) önemlidir. Tüm bölümler bir platformda sıralı şekilde yer almalıdır.

Bu yazımı da şöyle bitireyim, gün içinde çok yoğun olduğum için bu yazıları her gün saat 22.00 gibi yazmaya başlıyorum, akşam yemeğini yemişim uyku çökmüş, ya gibi uyuyacağım ya bir dizi açacağım ya da instagramda hikaye hikaye gezeceğim.

Ben ne yapıyorum, tüm yorgunluğu kenara atıp ve ben bu işe nereden girdim diye kendime söylenip bilgisayarın başına oturuyorum ve yazıyorum. Her akşam kendimi biraz daha zorluyorum, yeni şeyler öğreniyorum ve okuyanlara da öğretiyorum.

Size tavsiyem her gün 20 sayfa okumayı deneyin ama her gün, ne olursa olsun her gün. Bugünün size kârı bu olsun, her gün okumadan uyumayın, kendinizi zorlayın ama unutmayın bir gün bile okumadan uyursanız geri o motivasyona dönemezsiniz.

Yarın görüşmek üzere…

Bugünlerde gündemimizde tek bir konu var, koronavirüs. Bazen bir şeyden kaçmak istersiniz, onu duymak, onunla ilgili konuşmak istemezsiniz, bunun için uzaklara doğru koşmanız gerekir. Şu an kaçacak bir yerimiz yok, evde kalan kişilerin çoğunluğunun dünyaya açılan tek penceresi internet, ben de kaçamadım ve koronavirüs sürecinin bize getirdiklerini ve götürdüklerini yazmaya başladım.

İlk konu, infodemi.

Koronavirüs kadar hızlı yayılan bir şey daha var, viral yalanlar. Bu yalan bilgiler kişiden kişiye o kadar hızlı yayılıyor ki koronavirüs kadar büyük bir toplumsal soruna yol açıyor. Sosyal medyada, televizyonda ve kulaktan kulağa (bugünlerde balkondan balkona) yayılan bu asılsız bilgilerin oluşturduğu “yalan bilgi salgını”na infodemi diyorlar.

Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus 5 temel alanda yoğun şekilde çalıştıklarını ifade ediyor.

Bunlar:

Bu yazıda yalan bilginin virüs kadar ölümcül olduğundan bahsedeceğim.

Steve Jobs, dünyanın ilham aldığı sıradışı bir isim. Apple çalışmalarındaki sıradışı öngörülerini kanser tedavisinde de kullanmaya çalışması belki de hayatını kaybetmesindeki en büyük sebeplerin başında geliyor. Sağlık profesyonellerinin sundukları tedavileri reddeden ve profesyonel bir destek almadan kendi inandığı doğruların peşinde bir alternatif tedavi süreci deneyen Jobs kanserin en önemli 9 ayını bu deney uğruna maalesef harcadı. Bunun sebebi yanlış bilgiydi, Jobs oradaki tedavilerin kendisine iyi geleceğine inanıyordu, çünkü araştırıp bulduğu bilgiler ona bunu söylüyordu.

İnfodemi yüzünden insanlar dikkat etmeleri gereken temel şeylerden uzaklaşıyorlar ve iletişim kanallarının onlara sundukları gündemlere hapsoluyorlar. Bu da DSÖ Genel Direktörünün dediği gibi süreci daha zor bir hale getiriyor.

Bugünlerde evde oturmanın ne kadar önemli olduğundan bahsediliyor. Sevdiğim bir sözü sizinle paylaşacağım:

“Oturarak başarıya ulaşan tek varlık tavuktur.”

Bugünlerde başarıya ulaşmak için oturmamız gerekiyor fakat bir konu daha var, o da kaynağından emin olmadığınız bilgileri paylaşmamak! Asılsız bilgileri üreten iyi niyetli ve kötü niyetli kişiler var, bunları üretmek ne kadar büyük bir suçsa paylaşmak da bir o kadar büyük bir suç.

Korku ve panik koronavirüsten daha çok yayılıyor, nasıl ki virüsü bulaştırmamak için evde oturuyorsunuz aynı yöntemi bilgi paylaşımında da uygulayın, emin olmadan lütfen paylaşmayın.

Bir sonraki yazımda doğru bilgilere nasıl ulaşabileceğinizi ve yalan haberleri nasıl ayırabileceğinizi anlatacağım. Pandemi ne kadar tehlikeliyse infodemi de o kadar sağlığa zararlı, lütfen paylaştıklarınıza dikkat edin ve teyit edin.

Bu konu ile alakalı olduğunu düşündüğüm “Post-Truth” yazımı da buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

Yaklaşık 1 aydır evdeyiz, hepimiz birer “Issız adam” veya ıssız kadın olduk, size yalan söyleyebilirler inanmayın ve sadece resmi açıklamalara kulak verin. Tek yalan söylenen siz değilsiniz birisi daha var, o da Semiramis Pekkan.

İnfodemi ile ilgili yazdığım yazıdan sonra çeşitli medya organlarına değerlendirmelerde bulundum. Önce A Haber’de Banu El’in sunduğu bültenin konuğu oldum ve “yalan bilgi salgını” ile ilgili son gelişmeleri anlattım.

Yayınlarda herkesin arkasında kütüphane var, ben bunu protesto etmek için beyaz bir duvarın önünde konuşmayı tercih ettim. Kütüphanenin önünde konuşan herkes o kitapları okusaydı daha güzel bir dünyada yaşıyor olurduk.

A Haber yayını sonrası konu ile ilgili Anadolu Ajansı’na açıklamalarda bulundum. Ajans benim görüşlerimi manşetten verdiği gibi aynı zamanda da sosyal medya hesaplarında paylaştı.

Bu vesileyle Anadolu Ajansı’nın 100. kuruluş yılını kutluyorum.

https://twitter.com/anadoluajansi/status/1249975695805120512

Bugün konumuz infotainment. İnformation ile entertainment kavramlarının birleşmesi ile ortaya çıkan bu kavram günümüzde insanların dikkatlerini çekmek için kullanılması zorunlu bir teknik. Biz Türkçe buna bilgilence desek nasıl olur, bence fena olmadı.

Çevremizde o kadar uyarıcı var ki dikkatimizi bir yere veremiyoruz, bu yüzden zihnimizi yeterince doğru bilgi ile dolduramıyoruz. Dijital mecralardan okuduklarımızın bizi bilgilendirdiğini düşünüyoruz fakat maalesef yanılıyoruz dostlar.

Televizyonlarda sadece reklam yayınlansa kimse izler miydi? Bu diziler, haber programları neden yapılıyor amacı basit, insanlar izlesin ve o kanalda kalsınlar diye. Yeni nesil dijital mecralar ile artık herkes bir yayıncı oldu.

Mahalledeki kasap bile yayın yaparak bana ulaşmak istiyor ve benim kendisini beğenmemi bekliyor. Kasap, kurumlar, şirketler ve bunun gibi tüm sayfalar şunu da düşünmeli, insanlar bu sayfayı neden takip etsin? Sebebi basit, insanlar öğrenmek istiyor ama bunu yaparken de eğlenmek istiyorlar, bunu kim sunarsa o dijital yayınlar daha başarılı oluyor.

Yazımın başlığında güldürürken düşündürmek mümkün mü diye sordum, cevabım evet. Bakınız, Nasrettin Hoca!

Nasrettin Hoca hikayelerindeki bilgileri insanlara özellikle de çocuklara sade olarak anneler babalar her gün yüzlerce defa söylüyorlar ama hocanın hikayeleri kadar ilgi çekmiyor. Hoca güldürüyor ama arka planda da düşündürüyor.

Bana infotaintment nedir diye sorsaydınız üstte yazdıklarımı size söyler ve susardım fakat yaptığım araştırmalar işin başka bir boyutunun daha olduğunu bana gösterdi. Otomobillerdeki yeni nesil multimedya sistemlerine de infotaintment adı veriliyormuş. Otomobil bilgi eğlence sistemi olarak hizmet veren bu sistemler görüntü ve ses ile insanları hem eğlendiriyor hem de bilgilendiriyor. Önceden arabada gördüğümüz her panel bizi sadece bilgilendirirdi, benzinin bitti derdi mesela. Sonrasında teknoloji ile sensörler işi başka bir seviyeye çekti, “sol lastiğinin havası indi şişir” diye uyardı arabamız bizi. Şehirler büyüdü, insanlar günlerinin 2 saatini yollarda geçirmeye başladılar, mesela ben! Bu kadar uzun süre geçirdiğimiz otomobillerimiz de canımız sıkılmasın diye bizi bilgilendirirken aynı zamanda da eğlendirmeye karar verdiler.

Araç içinde bu kadar eğlenceli unsurun olması gerçekten güzel fakat arabayı sürenlerin eğlenmek yerine yola bakmalarını tavsiye ediyorum.

Görüşlerinizi yorum olarak bekliyorum, yazılarımı her sabah okumak istiyorsanız https://t.me/s/tolgaakkuscom kanalıma abone olabilirsiniz.

Bugün, insanları kolay bir şekilde manipüle edebilecek bir teknolojiden bahsedeceğim, ismi deepfake. Deepfake videolarda insanların yüzleri başka yüzlere dijital olarak monte ediliyor, bu videolar son günlerde o kadar gerçekçi hale geldi ki insanlara karşı bir silah olarak kullanılıyor. (daha&helliip;)

İnsanları bir araya toplamak ve bir konuda konferans vermek istiyorsunuz. Bu sunumu yapmak hem maddi hem de zamansal olarak size pahalıya patlayabilir. 100 kişiyi bir şehirde toplamak, otel masrafları, yemek masrafları, yol masraflarını karşılamak sizi her açıdan yorabilir. (daha&helliip;)