Siyasette sayılar önemlidir!
Kaç oy aldın, kaç koltuk çıkardın, kaç üyen var, mitinge kaç kişi geldi, hepsi önemli fakat bugünlerde siyasetçileri ilgilendiren başka konular da var.
Sosyal medyanı kaç kişi takip ediyor!
Bu konu geçmişte önemliydi fakat bugün teknik olarak o kadar da önemli değil. Sizi bugün 1 milyon kişi de takip etse içinde olduğunuz mecra sizi herkese göstermiyor, belirli bir kesime gösteriyor ve sonra “daha fazla kişiye erişmek istiyorsan bana para ver” diyor.
Dijital kelimesinin Türkçe karşılığı TDK sözlüğüne göre “sayısal”
Zaten bu sebeple bu başlığı attım, siyasal liderlikten sayısal liderliğe!
Lider her an her noktaya hakim olan ve etki edebilen kişidir. Dijital teknolojiler de zaman ve mekan engellerini ortadan kaldırmaya yaramıyor mu? O zaman “sayısal” siyasalın ta kendisi oluyor işte.
Siyasette sayısal güç gösterisi önemlidir, mitinge kaç kişi geldi, partinin kaç üyesi var ya da anketlerden ne sonuç çıktı, toplum buna bakar. Yeni medyada da tüm rakamlar gayet açıktır ve şeffaftır.
Özetle; lider denilen kişi geçmişte “ölçülebilen” bir durumda değilken bugün lider olmak için önce sayısal verilerinin iyi olması ve arkasına takılan dijital insanların sayısının çok olması gerekiyor.
Yeni medya dünyasında sayısal lider olmadan siyasal lider olmak çok zor…
Bill Gates…
Her şeyi herkesten önce gören adam.
1996’da Microsoft şirketinin blog sayfasında şöyle bir ifade kullanıyor: Content is king!
Yani “içerik kraldır” diyor.
Bugün hepimiz içerik üretebiliyoruz, televizyon izlerken sadece birer tüketiciydik şimdi hepimiz bir televizyon kadar güçlü olabiliriz.
Sevgili dostum, “ben bu konuyu daha iyi öğrenmek istiyorum” diyorsan önce üreten tüketici yazımı okumalısın, yazı için buraya tıklayabilirsin.
Evet, dediğim gibi hepimiz artık birer üreten tüketiciyiz. Bir kasap var, ete tuz atıyor ve tokatlıyor, sadece kasaplık yapmıyor ya da sadece eti pişirmiyor, ürününü bir içeriğe dönüştürüyor. Milyonlarca takipçisi ve belki de milyonlarca lirası var.
İşte bu sebeple sosyal medya yani web 2.0 dediğimiz dünyada içerik kraldır!
Unutmadan, Bill Gates’in yazdığı bu makaleye ulaşmak için buraya tıklayabilirsin.
“İçerik kraldır” diyerek orijinal içerik üretenler kazançlı çıktılar elbette. Çoğunluğumuz ilginç bir olayla karşılaşınca hemen telefona sarılıyoruz ve yine çoğunluğumuz bu içeriği paylaşmak istiyoruz.
Instagram dediğimiz şey aslında sadece bundan ibaret, başkalarına ilginç gelen ve bize de ilginç ve ilgi çekici gelecek şeyler. Bizim neyi ilgi çekici bulduğumuzu Instagram biliyor zaten, hareketlerimizi izliyor.
Buradaki sorun artık herkesin üretici olması, kasap ete tuz atıyor ve tokatlıyor, diğeri arkadaşına kendisini tokatlatıyor, bir diğeri normalde utanacağı bir şeyi sırf daha fazla izlenmek için rahatlıkla yapıyor.
Algoritmalar ne yapıyor?
Bize faydalı olan içeriği göstermek yerine bizi o sosyal medya mecrasında daha çok tutacak olan içeriği gösteriyor. Kral olan içerik değil, sansasyon oluyor.
Şimdi burada duralım, konu başka bir yere gidecek, benim varmak istediğim yer farklı…
İçerik çekmek için yemeğe başlamadan fotoğraf çekiyoruz, ilginç bir olayı görüntülemek için hemen telefona sarılıyoruz bazı zamanlarda o içerik gerçekleşirken telefona davranıp video çekemiyoruz.
Tüh tüh…

5G teknolojisinin gelmesi ile hayatlarımız daha fazla senkronize olacak. Bir örnek vereyim, görselde gördüğünüz gibi siteler var, hangi uçağın nerede uçtuğunu anlık olarak görebiliyoruz. 5G ve birkaç hareket ile o uçan uçaklar havadayken uçağın kokpitindeymişiz gibi gökyüzünü izleyebileceğiz!
Haritadan bir uçak seç, tıkla ve onu anlık izle, metro hattında bir treni izle, tren tam nerede gör, işte aklınıza ne gelirse…
Bugün haritadan takip ettiğimiz her şeyi anlık olarak görebileceğiz, trafikte ilerlerken önümüzde bir kaza olduğunu anlık ve video olarak görebileceğiz, şu an bir kameraya bağlanarak Paris’i izleyebilirim fakat bu dediğim durum hayatın her alanında olacak, herkes her an neredeyse her şeyi anlık olarak izleyebilecek.
Buna siyaset de dahil olacak, bugün tüm dünyada her siyasetçinin vadettiği şey şeffaflıktır. Gün içinde defalarca kamera karşısına geçen bu kişilerden beklenti belki de 10 sene sonra hayatlarını tamamen canlı yayınlamaları olacak.
Byung Chul Han “şeffaflık ile hakikat aynı şey değildir” diyor, bunu da unutmamak lazım.
Özetle hayatın kendisi bir içerik haline gelecek, gözümüze taktığımız lens ile artık bir görüntüyü çekmemize gerek kalmayacak, zaten otomatik kaydedilecek.
Bunu yazarken Black Mirror isimli dizide zaten böyle bir bölüm olduğu aklıma geldi.
Anlayacağınız içerik artık kral değil, hayatın kendisi bir içerik.
İçerik kraldır yerine hayat içeriktir diyorum. İçerik oluşturmak için yaşıyoruz, siz isteseniz de istemeseniz de metro turnikesinden geçerken bile bir içerik, bir veri oluşturuyorsunuz, geçenlerde yazdığım gölge profil yazısını buraya tıklayarak okuyabilirsiniz. İsteseniz de istemeseniz de içerik üretiyorsunuz.
Bir kral arıyorsanız bu artık içerik değil veridir.
Bundan sonra “İçerik kraldır” yerine “hayat içeriktir” diyebiliriz!
Hal Niedzviecki, Dikizleme Günlüğü isimli kitabında şöyle diyor: “Büyük birader”den artık korkmuyor, tersine birer “büyük birader” haline gelmek istiyoruz!
Bir yurt odasında kurulan Facebook da büyük birader haline gelmek isteyen, belki de gelen fakat bunu elbette kabul etmeyecek bir şirket.
Büyük birader nedir biliyor musunuz? Bu yazıyı okumadan önce büyük biraderden büyük veriye yazımı okumanızı tavsiye ederim, şuraya tıklayabilirsiniz.
Akışkan Gözetim (Zygmunt Bauman ve David Lyon) kitabında şöyle bir ifade geçiyor: Yılın her gününde günlük işlerimizde uğraşırken arkamızda elektronik işaretlerden oluşan koca bir iz bırakıyoruz.
Gölge profil nedir? Bugün bu soruya cevap arayacağız.
İnternete bağlı telefonumuzda, bilgisayarımızda hatta evdeki akıllı elektrik süpürgemizle yaptığımız her işlem kayıt altına alınıyor ve yaptığımız her hareket bir dijital ayak izi olarak hanemize yazılıyor.
Dijital ayak izi yazımı da okumanızı öneririm, lütfen buraya tıklayın.
Gölge profil kavramı özellikle Facebook ile karşımıza çıkan bir durum. Siz Facebook kullanıyorsunuz ve bu hizmeti almak için telefon numaranızı bu uygulama ile paylaşıyorsunuz. Facebook sizin arkadaş listenize bakarak sizin sosyal çevrenizi, konum servisleriniz ile o an olduğunuz yeri görebildiği gibi rehberinize hatta bütün fotoğraflarınıza erişebiliyor.
Değil mi?
Peki gölge profili Facebook nasıl oluşturuyor ve nasıl kullanıyor? Yukarıda saydığım bilgileri kullanan şirket sizin için arka planda bir profil daha oluşturuyor ve sizin hakkınızda bilgiler topluyor.
Mesela bu bilgilere ürkütücü bir örnek vereyim!
Ben Facebook’a gmail adresimi ve şirket telefonumu verdim diyelim. Başka bir arkadaşım da rehberindeki kişileri bulmak için facebook şirketine rehberini açıyor ve “arkadaşlarımı bana öner” diyor. Rehberde benim numaramın yanında Facebook’a vermediğim başka bir mail adresim de kayıtlı diyelim, hemen bu bilgi de benim gölge profilime ekleniyor.
Bu örnekten sonra gölge profil nedir sorusunu net cevaplayabiliriz. Gölge profil, kişileri fişleyen ve vermedikleri bilgileri de sosyal çevreden toplayarak kişilerin gizli hanesine yazan bir sistemdir!
Siz hesabınızı silseniz de gölge profil silinmez. Daha kötüsüne geliyorum, siz bir sosyal medya hesabı açmasanız da gölge profiliniz oluşur ve sosyal medya şirketleri sizin numaranız ile adınızı, fotoğrafınızı hatta ev ve iş adresinizi bile kayıt altına alabilir.
Sosyal medya mecraları sadece sizin beğenilerinizi, paylaşımlarınızı ya da diğer tüm hareketlerinizi takip etmiyor. Sizin oluşturduğunuz profilden binlerce veri çeken şirketler bu yetmezmiş gibi sizin vermek istemediğiniz bilgileri de söküp alabiliyorlar.
Bu bilgiler ile sizi çok daha iyi tanıyorlar ve “haritalandırıyorlar”
Bu iddialar Facebook üzerinde yoğunlaşsa da tüm sosyal medya şirketleri aynı şekilde çalışmalar yürütebilirler ve bunun önünde bir engel yok.
Bu anlatılanların bir kısmı iddia bir kısmı ile ilgili de hukuki bir süreç işledi. Ne olursa olsun internete güvenmeyin ve karşı tarafa yazdıklarınızın sadece ikinizin arasında olmadığını unutmayın…
Ünlü düşünür İsmail YK’nın dediği gibi: Bas gaza aşkım bas gaza!
Merhaba, yazıya yüksek seviyede bir giriş yapmak istedim çünkü Baudrillard dayınız ilginizi çekmiyor. İlla ki bir matraklık yapmam lazım : )
Information highway
Bilgi otoyolu
Infobahn
İşte, ne diyecekseniz o, ne farkeder, hız sınırını aşmayın yeter, yoksa ceza yersiniz.
Bilgiyi, veriyi ileten yollara bilgi otoyolu adı verilir. Bu kavram biraz eskilerde kalsa da bunu araştıran kişilere yol göstermesi için yazmak istedim.
İnternet platformu üzerinden bilgi akışı sağlayan her türlü televizyon sistemi, internet siteleri ya da online eğitim platformlarını bağlayan ağa bilgi otoyolu adı veriliyor. İnternet dediğimiz şey sadece iki bilgisayarı birbirine bağlamaz, insanları da bağlar.
İki insanın düşüncelerini, arabaya binip kilometrelerce yol gitmeden tartışmalarına olanak sağlar, bilgi akışı buradan sağlanır, özellikle koronavirüs ile bu iş tamamen buraya taşındı bile! Biliyorsunuz internet için kullanılan web Türkçe ağ demektir. İnternet ağı, tüm dünyayı birbirine bağlar, yollar da öyle değil mi?
İnternet bugün bir bilgi otoyolu gibi çalışmıyor çünkü yol dediğimiz şey birbiri arasında mesafe olan lokasyonlar için kullanılır. İnternette artık her yer dip dibe, yola çıkmamıza gerek yok.
Yol demişken yol hipnozu ile ilgili bir yazım var, buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz, denizler nasıl kirlendiyse ya da nasıl küresel ısınma varsa bu “bilgi otoyolu” dediğimiz şeyi de kirlettik. Gartner araştırma şirketi 2018 yılında şöyle demişti: “2022 yılına gelindiğinde internet kullanıcıları doğru haberden daha çok yalan haber tüketmek zorunda kalacak”
Bilgi otoyolu dediğimiz şey yalandan ibaret, en doğru bilgiler hala kitaplarda ve onun otoyolu da yok, hala manuel dostlar.
Yine görüşelim…
Merhaba dostlar…
Katılımcı gözetim ile ilgili az yazacağım öz yazacağım.
Panoptikon kavramını duydunuz mu bilmiyorum ama kısaca tanımlamak gerekirse; bir hapishane düşünün her an izleniyorsunuz ya da siz öyle sanıyorsunuz, sizi her yerden ve her an görebiliyorlar fakat sizi kimin ne zaman izlediğini göremiyorsunuz ve bu sebeple her an izleniyormuş gibi davranıyorsunuz.
Katılımcı gözetimde de takipçileriniz ya da arkadaş listenizdeki kişiler sizi her an gözetlerler. Normal şartlarda gözetim dikey olur, bir kurum ya da Google gibi bir firma sizi gözetleyebilir fakat katılımcı gözetimde bu dikey hiyerarşi yoktur, herkes eşit şartlarda birbirini gözetler.
Bu kavram ilginizi çektiyse Hal Niedzviecki tarafından yazılan Dikizleme Günlüğü kitabını okumalısınız…
Birileri her an Google’da sizin adınızı arayabilir ya da profilinize girip inceleyebilir, geçmiş gönderilerinize tek tek detaylı şekilde bakabilir. Kişiler artık şirket temelli değil toplum temelli bir takip içindeler.
Yayından kalkan web siteleri web archive uygulaması ile incelenebilir, silinen fotoğraflara bir şekilde ulaşılabilir ya da birileri sizin sosyal medya hesaplarınıza o an nerede olduğunuzu öğrenmek için girebilir. Sizin nerede olduğunuza bakarak evinizi soyabilir ya da orada olduğunuzu bilmemesi gereken birine sizi şikayet edebilir.
Artık hepimiz gözetleniyoruz, sadece sosyal medya şirketleri değil, herkes tarafından!
Hepimiz bir avız ama aynı zamanda hepimiz birer avcıyız. Herkes birbiri ile ilgili daha çok şey bilmek istiyor, Instagram hikayesinde bugün yediğim köfteyi paylaştım diyelim, sanane kardeşim, sanane! Neden bakıyorsun amacın ne, neden beni dikizliyorsun. Neden ben senin hikayelerine bakıyorum, neden kim olduğunu inceliyorum.
Katılımcı gözetim demişken üreten tüketici kavramı ile ilgili yazdığım yazıyı buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.
Görüşmek üzere…
Sanal fenomen nedir dediğinizi duyar gibiyim…
Bildiğiniz sanal işte, öyle birisi gerçekte yok!
İlginç bir durum, çok ilginç.
Tanıştırayım, kendisi Lil Miquela.
Avrupa Yakası dizisinde bir Burhan Altıntop repliği vardı “ben aslığında yoğuum” diyordu, işte sanal fenomenler de öyle, aslında yoklar. Bir söz var ya “Ne insanlar gördüm üstünde elbise yok, ne elbiseler gördüm içinde insan yok” diye, işte söz tam olarak buraya çıkıyor!
Kendisinin sosyal mecralardaki hesaplarını inceledim, milyonlarca takipçisi var fakat kendisi gerçek bir insan değil, bir sanal fenomen…
Bilgisayar ortamında üretilmiş bir ünlü, bir instamodel!
Zaten hep demiyor muyuz İnstagram yalan bir dünya diye, işte bu yalan dünyanın hakettiği yalan karakterler de karşımızda, orada gördüğümüz çoğu şey zaten gerçek değil, yüzlerdeki ifadeler, eğlenceler, mutluluklar gerçek mi?
Sanal fenomenler piramitlerin yanında ya da okyanusun ortasında karşımıza çıkabilirler, oraya gitmelerine gerek yok, gerçek fenomenler bu ilgi çekici içerikler için binlerce dolar harcıyorlar ve uçaktan inemiyorlar ama sanal fenomenler için bu durum çok kolay ve ucuz.
Black Mirror isimli dizide Waldo karakteri siyasetçilere meydan okuyor hatta karşılarına aday olarak çıkıyordu. Sanal fenomenler siyasete girebilirler, kulağa garip geliyor olabilir ama bugün bu karakterler binlerce dolar kazanıyorlar, siyasete de bir gün girecekler.
Bu sanal fenomenler birçok ünlü marka ile işbirliği yapıyorlar ve bu reklamlarla fenomen pazarından büyük bir ısırık alıyorlar. Çıkardıkları şarkılar ile milyonlarca dinlenme sayısına ulaşıyorlar.
Bir de mikro influencer var, onunla ilgili de bir yazı yazmıştım, buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.
Gerçekte olmayan karakterlerden bahsetmişken Thispersondoesnotexist isimli yazımı mutlaka okumanızı öneriyorum! Buraya tıklayın lütfen…
E hadi bana müsaade!
Merhaba dostlar; bugün dark ux üzerine bildiklerimi anlatacağım.
Bu durum tam olarak bir dolandırıcılık yöntemi olmasa da kullanıcıları aldatan, psikolojik ve hukuki açıklardan yararlanan bir sistemdir diyebiliriz.
Bir siteye abone olurken gözünüze sokulan abone ol butonu varken, aynı siteden ayrılmak, üyelik iptal etmek istediğinizde öyle zorlanırsınız ki bir süre sonra vazgeçersiniz ve “dursun ne olacak” dersiniz.
Bu en masum örnekti : )
Bir bilgi indirmek için siteyi açtınız, yanıp sönen bir indirme butonu var, her yer reklam, tıkladınız ve yeni bir pencere açıldı ve oradan indir butonuna bastınız ve bir video açıldı…
O işin sonu gelmez dostum.
Bir sitede alışveriş yapıyorsunuz ama size sormadan kredi kartı bilgilerinizi her zaman kullanabilecekleri bir şekilde kaydediyorlar. Bir abonelik satın aldınız ve 2 ay sonra iptal ettirmek istediniz fakat bir türlü nereden yapacağınızı bilemiyorsunuz hatta abonelik iptalinde “bu kişinin sen olduğundan emin olmalıyım” diyerek sizden daha fazla bilgi alıyorlar.
İnternetten arabam için randevu aldım ve gerekli bakımın yapılmasını istedim, eğer listeyi açıp tek tek okumasaydım 130 liraya silecek suyu dolduracaklardı, o maddeyi iptal ettim.
Bu durum aynı zamanda dark pattern kavramı olarak geçiyor. Kullanıcılara istemedikleri hareketleri yaptıran ve tamamen site sahibine fayda sağlayacak ahlaksızlıklar yapan bu tasarımlara savaş açan Harry Brignull tarafından tanımlanan bu kavram günümüzün en büyük problemlerinin başında geliyor.
Bir sosyal medya mecrasına üye olurken bize onaylattıkları kullanıcı sözleşmesini okumaya kalksanız tam 50 saat sürüyor, kendimize yakın gördüğümüz her sırrımızı bilen, fotoğraflarımıza erişen bu uygulamalar tarafından her an dolandırılabiliriz.
Bir alışveriş sitesinde sepete doğru giderken hızlanmak için sitenin bizi yönlendirmesi ve onay butonlarını gözümüze sokması kısmen iyi bir durum ama bunu kötü niyetli kullanmak uzun vadede bu tarz sitelere müşteri kaybettiriyor.
İnsanlarda da öyle değil mi, bir güvenirsin, iki güvenirsin üçüncüde silersin.
Bir büyüğüm şöyle bir söz söylemişti
“Bana bir kere yanlış yaparsan bu senin suçundur, ikinci defa yanlış yapabiliyorsan bu benim suçumdur”
Dün UX yani kullanıcı deneyimi ile ilgili yazmıştım, bugün konumuz UI.
UI
Kullanıcı ara yüzü
User interface
Öncelikle şuradan başlayabiliriz, UI yani kullanıcı arayüzü sadece internet dünyasına ait bir terim değil. Bir araba aldınız ve üzerindeki tuşlara bakarak istediğiniz işlemi kolayca yapmak istiyorsunuz ama yapamıyorsunuz, mecburen kullanım kılavuzuna bakıyorsunuz. İşte UI dediğimiz kavram, müşterilerin kullanım kılavuzuna bakmadan her şeyi anlayabildikleri sistemler tasarlamak için çalışırlar.
Telefonunuzun arka planında bir işletim sistemi çalışıyor ama sizin gördüğünüz ekranda her şey bir tuşla kolayca çözülüyor. Ekranlarda gördüğünüz her ne varsa kullanıcı arayüzü tasarımı ile yapılıyor. Facebook ilk kurulduğunda bildirim butonu mavi renkti, birisi sizi eklediğinde ya da başka bir etkileşime geçtiğinde zaten mavi olan Facebook, size mavi bir bildirim veriyordu sonra bu butonu kırmızı yapmaya karar verdiler, sonuç ne oldu; bildirim butonu tıklanma rekoru kırdı.
UI bir donanım ya da yazılım üzerinde görebildiğiniz her şeyi tasarlar, sizi yönlendirir ve en iyi deneyimi almanızı sağlar. UI ile UX karıştırılan kavramlar, UI ara yüzü tasarlar, UX deneyimi tasarlar.
Televizyonunuzun kumandasındaki tuşları düşünün, renkleri, büyüklükleri, tuşların sıralaması hatta tuşlara bastığınızdaki hassasiyet, bunlar kullanıcı arayüzüne bir örnektir.
Yaptığınız bina çok kaliteli olabilir, en iyi çimentoyu kullandınız, en sağlam arsaya en sağlam binayı diktiniz, asansörleriniz en iyisi, yerdeki parkeler de öyle ama mutfak dolaplarında zevksiz, çok zevksiz bir tercihte bulundunuz, ne olur, müşteri gider.
Arayüz tasarımı da önemlidir, siz en iyi işlemciyi, en iyi kamerayı kullansanız da eğer telefonun menüsünün kullanımı zorsa ürünü satamazsınız…
Kullanıcı deneyimi için, sitenin arayüzünü tasarlayanlar müşterileri analiz etmeliler ve tasarımlarını güncel tutmalılar. Siteye girenlerin adaptasyon sorunu yaşamamaları için trendleri takip etmeliler.
Bugün müşteriyi siteye ya da mobil uygulamaya çekmek zor, onu içerde tutmak daha zor, satın al tuşuna basacak kadar ucuz ürün bulmak zor, satın al dedikten sonra kredi kartı bilgilerini girdirip ürünü satmak en zor.
Allah kolaylık versin…
Merhaba, bugün UX nedir sorusuna cevap arayacağız.
UX
User experience
Kullanıcı deneyimi
Bir ürününüz var diyelim, bu bir web sitesi olabilir ya da bir süpermarketteki yönlendirme tabelası olabilir. Kullanıcının olduğu her yerde bir de kullanıcı deneyimi de olmak zorundadır.
Şirketin internet sitesine girdiniz, satın al tuşuna bastınız ödeme yapacaksınız ama size 20 soruluk bir form doldurtuyorlar, “bu bilgileri ben vermem, başka siteden alırım” dersiniz ve çıkarsınız, site müşteri kaybeder.
Başka bir site kullanıcısından o 20 soruluk bilgileri alır ama nasıl, zamanla, yavaş yavaş…
Web sitenizi, size ait bir alışveriş merkezine giden bir yol olarak düşünün. Bu yolda çok çukur olursa, çamur olursa kim bu yola girmek ister. UX kullanıcılarının deneyimlerini iyileştirir, onları rahatsız eden detayları ortadan kaldırır ya da onların anlayamayacakları seviyede ama etik olarak onlara sunar.
Bu arada UX yani kullanıcı deneyimi ile UI yani kullanıcı ara yüzünü karıştırmamak gerekiyor.
Mesela spor malzemeleri satan bir web sitesinin içinde arama yapılan bölüme “arama” yazarsanız daha az kullanılır fakat “futbol topu” yazan bir arama örneği eklerseniz daha fazla arama yapılır.
Kullanıcı deneyimini geliştirmek için bir örnek daha vereyim, bir web sitesinden çorap alacaksınız ama sizin üye olmanızı ve mail, adres ve telefon bilgilerinizi girmenizi istiyor, siz bu bilgileri girmeden ürünü sepete atamıyorsunuz, ne yaparsınız, siteden çıkarsınız. Kullanıcı deneyimi üzerine çalışma yapan bir site önce ürünü müşteriye satın aldırır ve bu işlem sonunda zaten ürünü gönderebilmek için bu bilgileri ondan alır ve siteye tekrar girdiğinde kullanır.
İnternet alışverişi bir deneyim sürecidir ve özellikle ilk alışverişte müşteriye bir ürün satmak çok zordur. Bu durum pazarlama hunisi kavramı ile açıklanmaktadır, okumak için lütfen buraya tıklayın.
Kullanıcı deneyimi iyileştirilmezse ürün satılamaz. Müşterinin siteye girmesi çok önemlidir, siteye giren ve satın alma kararı veren bir müşteriyi kaçırmak çok pahalı bir hatadır, müşterilerin hangi aşamada satın almaktan vazgeçtikleri incelenmeli ve buna göre bir kullanıcı deneyimi oluşturulmalıdır.
UI yani kullanıcı ara yüzü ile ilgili yazdığım yazıyı okumak için buraya tıklayın.
Dostlarım, bu dönem liyakat dönemi, bu dönem hakkedenin kazanacağı bir dönem. İyi olan kazanacak, sesiniz iyiyse Youtube sizi bekliyor, kaleminiz iyiyse açın bir blog yazın, ürününüz iyiyse açın bir site satın.
Yakında, pek yakında kimse kimsenin patronu olamayacak, büyük markalar yerini kişisel markalara bırakacak.
Çalışın dostlar, gözünüzü kapatın, gönül gözünüzü açın ve sadece çalışın…
Bir arkadaşımla podcast dinlerken geçen engagement kelimesini duyan arkadaşım bana engagement nedir dediği an bu yazıyı yazmalıyım dedim ve işte karşınızda.
Bir şirketiniz var ve dış paydaşlarla iletişim ve etkileşim kurmak istiyorsunuz, işte engagement kavramı burada devreye giriyor. Bir kişinin, şirketinize ait içerikleri görmesi ve şirketin sosyal medya hesaplarını takibe alması ile başlayan bu süreç günümüzde genellikle dijital mecralardan ilerlemeye devam ediyor.
Konuyla ilgili karşımıza çıkan engagement rate kavramı ise şirketlerin, hedef kitleleri tarafından ne kadar bir yoğunlukta anlaşıldıklarını bize gösterir. Sayfanızı 100 bin kişi beğenmiş ama her gönderinizi sadece 50 kişi beğeniyorsa, kitlenin istediği mesajları veremiyorsunuz demektir. Engagement rate değerleri düşükse “yapılan iletişim çalışmaları başarısızdır” diyebiliriz.
Hedef kitlenin, hesapları takip edip yorum yapması ya da paylaşması ile devam eden bu süreçte, müşterinin web sitesine girip etkileşimde bulunması hatta gerçek hayattaki bir etkinliğe katılması ile süreç tamamen başarıya ulaşır.
Bir de engagement marketing var, katılımcı pazarlama. İnsanlar olmadan bir şey yapmak çok zor, eskiden parası olan bir televizyon kurup yoluna devam ederdi fakat bugün önemli olan sistemi kurmak değil, izleyecek insan bulmak.
Artık insanlara ulaşmak çok kolay, onlar istemeseler de onlara ulaşabiliyoruz, bugün ulaşmak değil, etkileşime geçirmek, katılmalarını sağlamak ve hareket ettirmek çok zor dostlar.
Hareket ettirmek demişken, internet fenomenlerinin çektikleri sinema filmlerinin başarı grafiğinden bahsedebiliriz.
Şahane Hayaller (Nalet Bebe) 92.130
Cumali Ceber (Halil Söyletmez) 461.349
Kafalar Karışık (Kafalar) 864.706
Hayal mi Gerçek mi (Enes Batur) 1.483.848
Enes Batur, kendisi bir YouTube ünlüsü ve çektiği bir filmle neredeyse 1.5 milyon kişiyi evinden çıkarıyor, yetmedi üstüne bir de onlardan bilet parası alıyor.
Videolarınızın milyonlarca hatta milyarlarca izlenmesi, binlerce beğeni ve yorum almanız önemli ama asıl önemli olan insanları harekete geçirebilmek. Bu furya ilerlerken, yani internet ünlüleri kendilerini gerçek hayata taşırken yaşadığımız Covid-19 salgını ile bu ünlüler yine internete hapsoldular ve içeriklerini Netflix, EXXEN gibi yapılara satmaya çalıştılar.
2 önemli kavram var:
Televizyona çıkmak
İnternete düşmek
Yani televizyon, çıkılan yüksek bir yer, internet ise daha altlarda ve ancak düşülerek inilen bir yer ama bu durum değişti. İnternet denildiğinde bize her şey bedava gelirdi ama artı film izlemek için de para ödüyoruz, müzik izlemek için de…
NFT ile ilgili bir yazı yazmıştım, buraya tıklayarak okuyabilirsiniz. NFT ile artık dijital olarak üretilen bir şeyin gerçek sahibi olmak için para ödemeniz gerekiyor. Bu durum dijitalde orijinali hariç tüm içerikleri iyice değersizleştirirken diğer yandan gerçek içeriklerin büyük paralara satılmasına olanak sağlıyor.
İnsanlardan bir tepkime almak gittikçe zorlaşıyor, bu durumda en çok siyasetçiler zorlanacak fakat henüz farkında değiller…