Merhaba, adından da anlaşılacağı gibi kendisine daha sadık kişilere indirim vaat eden kampanyaları konuşacağız bugün.
Özellikle ülkemizde yeni müşteri kazanmak için kendisine daha önce para veren kişileri kaybeden çok esnaf var. Bizim mantalitemizde birisinden para alınca bizim için bitiyor ve tabiri caizse işe yaramaz bir çöp oluyor. İyi hoş ama bugün ticaret öyle işlemiyor, bu sebeple size bu yazıyı yazma gereği duydum.
Müşteri sadakat programlarının ana amacı eldeki sadık müşterileri daha sadık hale getirmektir, bunu unutmamak lazım. Sıfırdan bir sadık müşteri oluşturmak çok zordur, lütfen onunla karıştırmayın. Bugün teknoloji gelişse de, internet başta olmak üzere birçok araçla bu işler yürüse de hala en önemli pazarlama taktiği kulaktan kulağa pazarlamadır. Sadık müşterileriniz sizi kulaktan kulağa pazarlama ile dağıtırlar, bu durum para ile satın alabileceğiniz bir şey değildir, bu sebeple müşteri sadakat programı altın değerindedir.
Birisi size para verdiyse onu sakın kaybetmeyin, nasıl olsa bir kere alıştı, tekrar alma ihtimaliniz çok yüksek, o müşteriyi sakın kaybetmeyin, gerekirse kaybetmemek için üzerine zarar edin ve para harcayın.
Sadakat programı oluşturmak için müşterileri tanımak gerekir, müşterilerinizi tanırsanız ona göre size sadık kalmalarını sağlayabilirsiniz. Müşterilerinizin sizden ne aldığını, ne zaman aldığını bilmeniz gerekir sonrasında en çok hangi tarihlerde hangi fiyat skalasında alışveriş yaptığını da tespit etmelisiniz.
Müşteri velinimetimizdir kavramının yerini müşteri verinimetimizdir aldı bile, müşterilerinizin verilerini detaylı olarak çıkarmalısınız.
Sadık müşteri ile fiyat için size gelen müşteriyi de karıştırmamak lazım. Fiyatınız ucuz olduğu için müşteriler sizi tercih edebilirler ama bu kişilere sadık diyemezsiniz çünkü sizden ucuzu olursa oraya giderler. Sadık müşteri, sizin fiyatınız pahalı olsa da sizi seçer ya da lokasyonunuz uzak olsa da size gelir.
Belirli bir süredir size para veren, sizden ürün ya da hizmet satın alan kişilere sunduğunuz teşvikler ile ortaya çıkan sadakat programları müşteri ile şirket arasındaki ilişkiyi güçlendirir. Kahveciler, marketler ya da havayolları sadık müşterilerine indirimler yaparlar ve bu programı işletirler ama arka planda sadece para kazanma derdi yok aynı zamanda müşteri ne kadar sadıksa o kişi hakkında elinizde o kadar veri de vardır.
Yazdıkça iğreniyorum, nerede kaldı samimiyet, nerede kaldı ticaret. Para harcarken kimseye güvenmeyin, kimseye sadık olmayın ve her seferinde sorgulayın. Kimse sizi sevdiği için size indirim yapmaz.
Dünyanın en klişe sözü ile yazımı bitiriyorum: Bir yerde ürün ücretsizse, oradaki ürün sizsinizdir.
İnternetten para kazanmak, bugün neredeyse herkesin hayali, bazıları bu hayali gerçekleştirdi bile!
Peki bu iş nasıl olacak?
Ben size durumu teknik açıdan değil algısal açıdan aktarmaya çalışacağım, nasıl internet tüccarı olunur, bu soruya cevap arayacağız.
Bir ürün satmak için mağaza açmak gerekir, küçük ya da büyük bir yer lazım. Bir örnekle ilerleyelim, internet üzerinden ayakkabı satmak istiyorsunuz, kendi ürettiğiniz ayakkabıyı müşterilerle buluşturma kararı aldınız.
Ne yaparsınız, hemen bir dükkan açalım. Önce yeri kiralarsınız, sonra dekorasyon, işçileri belirlersiniz, elektrik, su giderleri derken aylık en az 10 bin lirayı bu işe yatırırsınız. İşe girerken yaptığınız dekorasyon ve diğer masrafları saymıyorum, onlara da 100 bin dersek az demiş oluruz.
Sonra “ya dur, biz internet çağındayız, orada satalım” diyebilirsiniz, mantıklı da…
“Bizim komşunun oğlu şu web sitemizi yapsın” diyerek, cebine az bir harçlık koyarak siteyi yaptırdınız ama bir türlü verim alamadınız. İnstagram hesabını siz yönettiniz, reklam parası olarak “ayda 200 lira verelim de bir deneyelim” dediniz.
Bu iş olur mu, olmaz?
E-ticaretin en büyük sorunu işte bu! Bir mağaza açarken nasıl para harcıyorsanız aynısını internet mağazası açarken de harcamalısınız, her ay mağazaya neden 10 bin kira veriyorsunuz çünkü cadde üzerinde. O zaman siz de internette işlek bir caddeye dükkan açmak için ayda 10 bin lira reklam ücreti vermelisiniz.
Elma aynı elma, ticaret aynı, müşteri aynı, para da aynı. Mecra değişse de kurallar değişmez, bir işi dijitalde yapıyorsanız normal dünyada harcadığınız kadar zaman, para ve emeği de ortaya koymanız gerekir.
İnternet ne okadar zor, ne de çocuk oyuncağı. Bir tarla eker gibi, bir dükkanda yerleri siler gibi ilgilenmek şart. Anlaşılmıştır umarım.
Yanlış duymadınız!
Yapmıyorum, internetten aldığım ne varsa beni üzüyor, ya kullanılmış çıkıyor, ya kargoda sorun çıkıyor ya da başka bir şey oluyor.
Cebimizden parayı çıkardığımızdan beri iki yakamız bir araya gelmiyor, cebimizdeki para bir kum saati gibiydi, bitmeye yakın anlardık ve ona göre harcardık. Şimdi elimizde bir para yok, kartı tak ve şifreyi gir!
Pardon, pardon artık o da yok.
Kartı tut ve temassız şekilde öde, hem de saniyeler içinde. Saniyeler içinde ödediğimiz para için saatlerce, günlerce hatta haftalarca çalışıyoruz ama bir saniyede ödüyoruz. Bütün sistem daha kolay para harcamamız üzerine kurulu, üstüne bir de kişiye özel hedeflenmiş internet reklamları ile uğraşıyoruz.
Neye ihtiyacım olduğunu biliyorlar, paylaşımlarımı görüyorlar ya da aramalarımı ve karşıma “haydi bunu al” diye linki çıkartıyorlar, üstüne bir de “indirim de var” diyorlar.
İnternetten alışveriş yapmıyorum, bir mağazaya gidiyorum, ne alacaksam üzerimde deniyorum ve öyle alıyorum. Alacağım ürün bir elektronik cihazsa mağazadan bilgi alıyorum, teşhir ürününü inceliyorum. Bir ürüne gerçekten ihtiyacım varsa onu araştırıyorum ve her şeyi bırakıp onu almaya gidiyorum, ihtiyaç yoksa ona vakit ayırmıyorum ve almıyorum.
İnternette ürünler daha ucuz olabilir fakat ben yine de gidip dokunmadığım bir şeyi almama konusunda kararlıyım…
Bu yazımda daha çok newsjacking konusundan ve gerçek zamanlı pazarlamadan ne gibi farkları olduğundan bahsedeceğim. Gerçek zamanlı pazarlama konusu ile ilgili daha sonra detaylı bir yazı yazacağım.
Gündem çok dolu, her an önemli bir olay oluyor, her an birileri linç ediliyor.
Sosyal medya, nehir kenarında suyun gücüyle dönen tribünlerin oluşturduğu elektrik akımı gibi dijital dünyayı aydınlatıyor ve hayat veriyor. Bugün, gündemi takip ederek ve gündem trenine atlayarak nerelere gidebileceğimizi anlatacağım.
Bu trene bazen otostop çekeceğiz, bazen kaçak yolcu olarak bineceğiz. Belki de bu gündemi ele geçirip makinisti trenden atabiliriz!
David Meerman Scott…
Newsjacking kavramını literatüre kazandıran Scott, gündemde bulunan konuları kullanarak yapılan iletişim çalışmalarının markaları viral olarak başarıya ulaştırabileceğini ifade ediyor. Newsjacking işini hakkıyla becerebilen kişilere newsjacker deniliyor.
Bir örnekle açıklayalım…
İstanbul’da dolu yağacak, herkes bunu konuşuyor, tüm haber bültenleri, Twitter gündemi, internet siteleri bunu yazacak. IKEA ne yapıyor, herkesin arabalarının üzerini halılarla örttüğü an, arabaların üzerindeki halıları bir katalog gibi sergiliyor.

Bu durum sadece bir gerçek zamanlı pazarlama taktiği gibi görülse de asıl başarısı bir newsjacking olarak karşımıza çıkması.
Nasıl oluyor?
Yayın kuruluşu için haber yazan muhabir ilk paragrafta, İstanbul’a yağacak yağmurdan ve alınan önlemlerden bahsediyor ikinci bölümde ise sosyal medya kullanıcılarının görüşlerinden bahsederken “IKEA da bunu yaptı” diyor.
Şimdi gerçek zamanlı pazarlama ile newsjacking arasındaki farkı söylemenin tam zamanı!
Gerçek zamanlı pazarlamada, hedef kitleniz herkesdir. Twitter kullanan herkes, haber izleyen herkes, herkes işte. Herkese ulaşıp işin viral boyutunu büyütürsünüz. Newsjacking işinde arada aracılar vardır, önemli olan herkese ulaşmak değil, editörlere, muhabirlere ya da yayın yönetmenlerine ulaşmaktır. Buna fenomenlerin bağlı olduğu ajansları da ekleyebiliriz.
Bu teknik sadece tık sayınızı değil itibarınızı da yükseltir.
Gerçek zamanlı pazarlamada daha çok Twitter ve Instagram gibi ağlar üzerinde bir popülarite sağlarsınız fakat newsjacking ile birçok haber sitesinde yer alabilirsiniz. Size verilen backlinkler SEO açısından fayda sağlayacağı gibi çıkan haberlerin kalıcılığı gerçek zamanlı pazarlamadan çok daha sağlam şekilde yere basacaktır.
Gerçek zamanlı pazarlama ile newsjacking konusunun ortak bir noktası da var, bu işlemi gündem sıcakken yapmalı, hızlı karar almalı ve tam güç gazlamalısınız, gündem soğursa komik duruma düşersiniz.
Bu yazıyı okuduysanız glokalizasyon ile ilgili yazıma da göz atabilirsiniz, buraya tıklayın lütfen.
Eyvallah…
Gençler, siz lezzetli çipetpet nedir, bilir misiniz?
Bilmeyenler önce bu videoyu “altılı yedili” şekilde izleyebilirler.
İnternetten bir ürün alırken yorumlarını inceliyorsunuz, bir otele rezervasyon yaptırmadan ya da 20 liralık bir bardak satın almadan önce satıcının puanına bakıyorsunuz.
Çocuğunuzu kreşe yazdırmayı düşünüyorsanız ya da telefonunuzu yenileyecekseniz diğer insanların ne düşündüğü çok önemli, değil mi?
Bu işi profesyonel yapanlar var; restoranlara, kebapçılara, otellere, kreşlere gidiyorlar. Sizin adınıza Google yorumları yazalım hatta rakipleriniz hakkında da kötü yorumlar ve puanlamalar yapalım diyorlar, bazı yerler bunu kabul ediyor!
Bir restoran adı yazın ve Google yorumlarına bakın, orada çok fazla olumlu yorum varsa olumlu yorum yapan hesapları inceleyin, çoğunluğunun ilk ve tek yorumunun o restorana olduğunu göreceksiniz.
Bunun adı sahtecilik…
Bir de “satılık boğazlar” var!
Otele gidiyorlar, hamam da olabilir ya da restoran. Ücretsiz kullanıyorlar ve sonrasında amansızca takipçilerine övüyorlar.
Bu duruma tepki gösteren Oobah Butler bu yalan çarkına bir çomak sokuyor. Gerçekte olmayan The Shed at Dulwich (Dulwich’teki Kulübe) isimli bir restoran kuruyor, böyle bir yer yok ama internette fotoğrafları ve kullanıcı yorumları var.
Çevresinden yardım isteyen Butler, TripAdvisor isimli lokasyon bazlı mekan puanlama uygulamasında, Londra’da bulunan 18190 restoran arasında birinciliğe yükseliyor. İşin ilginç yanı Butler çevresine sahte yorumlar yazdırırken bir yandan da oraya hiç gitmeden, gitmiş gibi yorum yazan fenomenlerle karşılaşıyor.
Restoranın tanıtım bölümüne koyduğu yemek fotoğraflarında bulaşık makinesi tabletinden traş köpüğüe kadar birçok temizlik ürününden faydalanan bu çılgın arkadaşımız arayan herkese “şu an çok doluyuz, rezervasyonsuz müşteri alamayız” diyor, durum böyle olunca insanlar daha çok merak ediyorlar ve puanlar yükseliyor.
Restoranın internet sitesinde yemek isimleri değil o anki ruh haline göre gelen menülerin isimleri yer alıyor.
Bir süre sonra gerçek misafirler ağırlamayı kafaya koyan restoran sahibi marketten aldığı dondurulmuş gıdaları hazırlıyor bir yandan da bahçeye attığı masa ve sandalyeleri “özensiz” şekilde hazırlıyor.
İşin ilginç yanı gelen konuklar da puanlamada en üst sırada olan ve kimsenin kolay kolay içeri giremediği bu mekanı çok beğeniyorlar. Oobah Butler bu durumu YouTube kanalında yayınlıyor ve bu puanlama sistemini eleştiriyor.
Restoranın web sitesi burada
https://www.theshedatdulwich.com/
Buna benzer bir konu olan sosyal kanıt başlıklı yazımı okumak için buraya tıklayabilirsiniz.
Logolar, markalar…
Her yerdeler!
Bu yazımı her nereden okuyorsanız, bilgisayarınız ya da telefonunuzda, içtiğiniz kahve bardağında, buzdolabınızda, terliğinizin altında…
Markalar bize ne göstermek isterlerse biz o kadarını görüyoruz ama mutfakları vitrinleri kadar sevimli değiller. Uğur Dündar’ın Arena programında görüntülediği ekmek fırınları gibi markalar da vitrinlerine para harcasalar da mutfak masraflarını kısıyorlar.
No logo.
Bu kitap 1999 yılında önce Kanada’da yayınlandı, birçok farklı dile çevrildi ve yayınlandı. Kitabın yazarı Naomi Klein, kendisi Kanadalı bir gazeteci.
Kitabı özetlemek gerekirse şu soru yeterli olabilir: Her yerde logoları ile övünen büyük markalar neden düşük gelir seviyesine sahip ülkelerde kurdukları fabrikaların önüne kocaman logolarını asmıyorlar?
Kitapta iddia edildiğine göre, markaların logo asmama sebebi, insanlık adına utanılacak şeyler yapmaları.
Büyük firmalar büyük olabilmek için çok küçük hesaplar yapabiliyorlar, bu küresel yarış ile saliselerin önem taşıdığı F1 yarışları benzerlikler taşıyor. Minik detaylar milyonlarca hatta milyarlarca doların yok olmasına neden olabiliyor.
Kitap, parıltılı markaların ve logoların ardında her zaman bir pislik olabileceğine dikkat çekiyor ve insanları da bunu aramaya yönlendiriyor.
Kitapta, giyim markalarına ait logoların aslında bir etiket görevi gördüğünden bahsediliyor. Logoyu gören kişilerin giysinin sahibine bakarken üstündeki için ne kadar ücret ödediğini anladıklarından söz ediliyor.
Bir markanın reklam yüzüne milyonlarca dolar öderken çalışanlarına günlük 1 doları çok gördüğü de kitapta yer alan iddialar arasında!
Müzik grupları büyük albüm lansmanlarını genellikle bir sponsor eşliğinde sürdürürler. Radiohead grubu bu kitaptan etkilenerek “Kid A” albümlerinin lansman turnesine bir sponsor almadı.
McDonaldlaştırma isimli bir yazı yazmıştım, onu da okumanızı tavsiye ederim. Buraya tıklayabilirsiniz.
Kitap ilgi çekici olsa da yazarın, kitaba ait logonun telifini aldığı iddiaları kafamı karıştırdı. Doğrulayamadığım bu bilgi kitapla tezat bir durum oluşturuyor. Yine, tüm dünyada çok satan bu kitabın “bestseller” başlığı ile markalanması okuyucular tarafından memnuniyetsizlikle karşılanmış.
Hoş kalın…
Web (internet ağı) ve episode (bölüm) kavramlarının birleşimi ile ortaya çıkan webisode, dijital mecralar için üretilen içeriklerin her bir bölümü için verilen isimdir.
Bu tür içerikler Netflix gibi mecralar güçlenmeden ya da Youtube yayıncılarına henüz ücret ödemediği dönemlerde sponsorlu işler ile yayınlanıyordu. Örnek vermek gerekirse 1 Kadın 1 Erkek isimli dizinin internet için üretilen “tatlı haller” ismi verilen bölümlerine sponsor olan Carte d’Or, Tatlı Kuplar Serisi isimli ürünlerinin reklamını o günün standartlarının çok üzerinde bir şekilde tanıtmayı başarmıştı.
Webisode denilince aklıma gelen en iyi işlerden bir diğeri de Yedigün isimli içecek markasının sponsorluğunda Batesmotelpro isimli ajansa (en sevdiğim) çektirilen başka bir internet dizisi.
Bu iki örneğin yeterli olduğunu düşünüyorum, internet için çekilen bu dizilerin her bir bölümüne webisode deniliyor, anlaşıldı mı?
Bir marka neden webisode işine yatırım yapsın ya da bir grup genç neden durup dururken internet dizisi çeksin diye sorabilirsiniz, zaten bu soruyu soruyorsanız blog yazılarımın ilk sayfasını bulup oradan okumaya başlayabilirsiniz.
Bir marka neden internet dizisine girsin derseniz cevabı basit, çok daha uygun fiyata çok daha büyük kitlelere viral şekilde ulaşma imkanına sahip olursunuz.
Bir grup genç neden durup dururken internet için dizi çeksin derseniz de yanılırsınız, kimse size üretmeniz için imkan sağlamıyorsa siz kendiniz üretin. Telefonla çekin ama yine de üretin, “tecrübeli çalışan arıyoruz” demek sadece sigortalı işe girip çalışmış olsun demek değildir, sektörü bilen kişi arıyoruz demektir, sektör sizi almıyorsa trene kaçak binin.
Yemek videosu çekin, yol videosu çekin, kedi videosu çekin ama bir şekilde düzenli olarak üretin.
Önce şuna bakın, benim ya da çevremin bir hikayesi var mı? Hayata bakarken hikayeleri gözlemleme yetkinliğini elde ederseniz hayattan çok daha fazla keyif alabilirsiniz.
İkinci olarak hedef kitlenizi belirlemeniz gerekiyor, ürettiğiniz içerikler kime hitap ediyor, her saniyede onları düşünerek hareket etmelisiniz.
Son olarak ise “ben bunu düzenli şekilde üretebilir miyim?” sorusunu kendinize sorabilirsiniz, bu tür işlerde istikrar çok önemlidir.
Webisode hazırlarken ürettiğiniz içeriklerin sadece video kısımları değil açıklama kısımları ve video tanıtımı için kullanılan minik görselleri de (thumbnail) önemlidir. Tüm bölümler bir platformda sıralı şekilde yer almalıdır.
Bu yazımı da şöyle bitireyim, gün içinde çok yoğun olduğum için bu yazıları her gün saat 22.00 gibi yazmaya başlıyorum, akşam yemeğini yemişim uyku çökmüş, ya gibi uyuyacağım ya bir dizi açacağım ya da instagramda hikaye hikaye gezeceğim.
Ben ne yapıyorum, tüm yorgunluğu kenara atıp ve ben bu işe nereden girdim diye kendime söylenip bilgisayarın başına oturuyorum ve yazıyorum. Her akşam kendimi biraz daha zorluyorum, yeni şeyler öğreniyorum ve okuyanlara da öğretiyorum.
Size tavsiyem her gün 20 sayfa okumayı deneyin ama her gün, ne olursa olsun her gün. Bugünün size kârı bu olsun, her gün okumadan uyumayın, kendinizi zorlayın ama unutmayın bir gün bile okumadan uyursanız geri o motivasyona dönemezsiniz.
Yarın görüşmek üzere…
Dün yazdığım uzgörü başlıklı yazı ile ilgili güzel tepkiler gelince konuyu bir seri haline getirmeye karar verdim, bugün de uzgörü ile bağlantılı bir konu olan pazarlama miyopluğu ile ilgili bildiklerimi anlatacağım.
Toplanın o zaman…
Olaya tıp bilimi açısından bakacak olursak öncelikle “miyop nedir?” diye sormamız gerekiyor. Miyop, en basit haliyle insanların yakını net olarak görebilmeleri ama uzağı tam olarak görememeleri olarak tanımlanabilir.
Bir de pazarlama miyopluğu var.
Pazarlama miyopluğu yani marketing myopia isimli durumda şirketler, kurumlar yada kişiler ellerindeki verileri yorumlama yeteneklerini kaybettikleri için bir mum gibi eriyip tükenirler. Mum son ana kadar sizi aydınlatır ve bir süre sonra tamamen eriyerek biter. Mum ışığı sönene kadar kimse mumun eridiğine ve boyunun kısaldığına önem vermez, çünkü hala aydınlıktır. Pazarlama miyopluğu da tam olarak böyle, bugün işler iyiyse sorun yok, yarını da düşünen yok…
Bunun en büyük sebeplerinden birisi de kişilerin egolarıdır, sektörün lideri olan birçok firma kısa sürede denklemin içinden çıkmıştır. Biz en iyisiyiz, tarih bizi yazacak diyen her marka bir gün kendini çöplükte ya da hurdacıda bulabilir.
Pazarlama miyopluğu, yöneticilerin müşterilere değil firmaya ve gelen kazançlara odaklanmaları ile ortaya çıkar. Müşteriler farklı şeyler isteyebilir ama firma buna kulaklarını tıkarsa buradaki boşluğu gören ve belki de yeni kurulmuş bir firma kısa sürede pazar lideri olabilir.
Şirketler elbette kazançlarına ve bugünlerine odaklanabilirler ama bunu yaparken toplumun dönüşümünü ve müşterilerinin dönüşlerini görmezden gelirlerse kısa sürede yerle bir olabilirler, bu kısa süre 10 yıl ya da 30 yıl olabilir ama unutmayın gerçek markalar 100 yıldır hatta 200 yıldır hayatımızdalar.
Miyoplar sadece önlerini görebilirler ileriye bakamazlar bazen şirketler de böyle olabilir.
1960 yılında bir Harward Business Review makalesinde yer alan bu kavramın isim babası Theodore Levitt’tir. Bu kavrama başka makalelerde pazarlama körlüğü diyenler de olmuştur. Levitt bu kavramı “Şirketlerin ana görevleri ile ilgili görme yeteneklerini kaybetmeleri” olarak tanımlamaktadır. Kısa vadeli planlar şirketleri de insanları da mum gibi eritir ve ışıklarını söndürür, bunu unutmamak lazım.
Bu iş ile ilgili verilen en klasik örnek, fotoğraf makinesi filmi üreten ve dünyada sektör lideri olan Kodak şirketi ile ilgilidir. Şirketin dijital fotoğrafçılık devrimini yakalayamaması ve film sektörüne yatırım yapmaya devam etmesi durumu farklı yerlere taşımıştır. Mekanik hesap makineleri üreten Facit markası da sektör lideriyken dijital hesap makinesi üreten Casio’ya yerini kaptırmıştır.
Şimdi gelelim iyi örneklere…
Netflix…
Netflix evlere kargo ile DVD gönderen bir şirketken ve pazar lideriyken bu işten çekilerek tamamen dijital mecralara yoğunlaşmış ve gücünü daha da büyütmüştür.
En iyi örneğimiz ise Sony ve Walkman markasıdır. Kaset çalar üreten marka bir süre sonra CD çalar ve en sonunda da mp3 çalar üreterek trendleri her an yakalamayı başarmıştır.
Miyoplardan bahsettik ama bir de dibini göremeyenler var.
Sıra geldi size; hayatınızı hipermetrop olarak geçirmeyin, hipermetroplar uzağı net görseler de yakını net göremezler. Belki de aradığınız güzellik ve mutluluk dibinizdedir ama göremiyorsunuzdur.
Her şeyin en güzeli sizin olsun diyerek bitirmiyorum, elinizdekileri en güzel şekilde görebilmeniz dileğiyle…
Gelişmiş ülkeler.
Gelişmekte olan ülkeler.
Geliştiğini düşünen ama gelişmemiş ülkeler.
Gelişememiş ve gelişmek istemeyen ülkeler.
Lafı dolandırmaya gerek yok, parası olan ve olmayan ülkeler diyelim biz buna.
Paran var mı? Tamam o zaman gerisi boş!
Küçük Prens kitabında şöyle diyor:
“Malı mülkü değil, kaşı gözü değil, hırkası heybesi de değil, yalnızca merhametidir bir insanı güzelleştiren.”
Bir ülkeyi geliştiren şey ailedir, bugün “gelişmiş!” ülkelerin en büyük sorunu da aile yapısının tamamen bozulmasıdır.
Bir ülkeyi geliştiren şey merhamettir.
Gelişmekte olan bir ülkeyi “geliştiren” şey, belki de geliştirmez.
* * * * * * * * * * * *
Ülkeler arasında bir rekabet var; ekonomik, askeri, teknolojik vb…
Gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülkeleri yakalayabilmeleri için inovasyon yapmaları ve yeni pazarlar oluşturmaları gerekir.
Daha önce hiç düşünülmemiş fikirler bularak bunları ekonomik faaliyetlere uygun hale getirmeye inovasyon deniliyor, ortada bir ihtiyaç var ve daha önce kimsenin aklına gelmeyen yaratıcı bir fikirle bu ihtiyacı gideriyorsunuz.
Bugün konumuz inovasyon değil imovasyon!
İmovasyon kavramı inovasyon yani yenilikçilik ile imitasyon yani taklitçilik kelimelerinden türetilmiş. İmitasyon kavramı bugünlerde her ne kadar olumsuz bir anlam taşıyormuş gibi görünse de imovasyon ile bu imajı değişecek gibi görünüyor.
İmovasyon: Taklit ederek yeni şeyler bulmak.
İmovasyon bize “tekerleği yeniden icat etme” ya da “Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok” diyor. Prof. Oded Shenkar sadece inovasyon yaparak gelişmiş ülkeler ligine çıkmanın zor olduğunu işaret ederek imovasyonun önemine dikkat çekiyor. Shenkar, imitasyonun sanıldığı kadar olumsuz bir şey olmadığını ve yeni bir buluş yapmak için bekleyen şirketlerin diğer şirketlere göre geride kalabileceğini iddia ediyor. Bu konuda Copycats isimli bir kitap yazan Shenkar, şirketlerin avantaj elde edebilmek için imitasyonu nasıl kullandıklarını açıklıyor.
Taklit demişken everything is a remix isimli yazımı okumanızı öneriyorum, buraya tıklayabilirsiniz.
Bir soru ile size veda ediyorum:
Taklitler aslını yaşatır mı yoksa aslını köşeye mi atar?
Nasrettin Hoca’nın kazan hikayesini bilirsiniz, finalde kazan doğuruyor peki diziler ya da filmler doğurabilir mi?
Spin-off hem medya dünyasında hem de iş dünyasında kullanılan bir kavram.
Duruma medya açısından bakacak olursak; bir film, dizi ya da çizgi filmin içindeki bir ya da birden fazla karakterin başka bir içerikte hikayesinin devam etmesi diyebiliriz. Mesela GORA filminden sonra çekilen Arif V 216 için spin-off diyebiliriz, yine aynı filmden çok yakında Erşan Kuneri dizisinin de çıkacağı ile ilgili haberleri okudum, sanırım çekimler devam ediyor.
Rocky filminde yer alan boksör Apollo Creed’in oğlu için çekilen Creed filmi de bir spin-off’tur. Behzat Ç. dizisinde yer alan Ercüment Çözer karakterinin hikayesini anlatan Saygı isimli dizi de bir spin-off örneği olarak gösterilebilir.
İş dünyası açısından baktığımızda büyük bir şirketten ayrılan yan markanın kendi yolunu çizmesi olarak tanımlayabiliriz. Yatırımcıların destek olması ile piyasaya giren “yan ürün” diyebileceğimiz bu marka, çatı marka ile bir ekosistem oluşmasına da imkan sağlayabilir.
Spin-off kavramı medya sektöründe crossover ile karıştırılmaktadır.
Crossover, farklı projelerde yer alan karakterlerin birbirlerini desteklemek ve daha fazla kitleye ulaşabilmek adına bir araya gelmesidir, bu özellikle süper kahraman filmlerinde gördüğümüz bir durumdur. Örümcek Adam ile Kaptan Amerika’nın alakasız bir şekilde hikayelerinin kesişmesi bir crossover örneğidir.
Türkiye’den güzel bir crossover örneği verelim.
Dönemin en çok izlenen dizilerinden Behzat Ç. ile Leyla ile Mecnun‘un başrol oyuncuları bir araya gelmişti.
İsterseniz spin-off isterseniz crossover yapın ama bir şey yapın, üretin. Eleştirmeyin, daha iyisini yapın, izlemeyin izlenin. Üretin ve ürettiklerinizi yeniden yorumlayın, geçmişi geçmişte bırakmadan yarına taşıyın. Ben yazmaya, araştırmaya, okumaya ve üretmeye devam edeceğim.
Yaptığınız yorumlar için teşekkür ediyorum, yarın yeniden görüşmek üzere…
