Backdoor ya da arka kapı nedir?
En ilkel haliyle anlatayım, evin ön kapısından haberiniz var ama sizden habersiz eve arkadan gizli bir kapı yapsalar ne olur?
Güvenlik açığı oluşur, bu kadar basit.
Backdoor, dijital sistemlere sızdırılan ve sistemin içinden her türlü veri akışının olmasına ve gerektiğinde sisteme müdahale edilmesine imkan tanıyan bir tekniktir.
Arka kapı açıkları genellikle sistemi kuran kişilerin hatalarından kaynaklı olarak oluşur bazı durumlarda sonradan sisteme dahil edilerek açık oluşturulur. Sistem kurulduktan sonra açıklar aranmalı ve eğer bir açık varsa hemen bir güvenlik güncellemesi yayınlanmalıdır aksi halde bu sistemi kullanan herkes tehlikeye girer.
Sistem, sistem diyorum ama nedir bu sistem?
Bu bir web sitesi olabilir, cep telefonu uygulaması, dijital elektrik süpürgesi bile olabilir, aklınıza gelebilecek tüm teknolojik cihazlar için bu örnekleri çoğaltabiliriz.
Bir de sisteme sonradan eklenen arka kapılar var. Bilgisayarınıza korsan bir yazılım indirdiniz diyelim mesela bir görsel tasarım programını crackli indirdiniz ve kurdunuz ama içinde ne olduğunu, ne gibi yamalarını olduğunu biliyor musunuz?
NO.
İşte bu tarz hareketler bilgisayarınızda bir arka kapı oluşmasına neden olabilir. Sizi istedikleri gibi takip ederler ve gerektiğinde bilgisayarın kontrolünü sizden alabilirler.
Arka kapı (backdoor) işinden korunmak için korsan yazılım indirmemek gerekiyor, kaynağının ne olduğunu bilmediğiniz yazılımları da indirip kurmamak yine önemli bir korunma yöntemi…
Merhaba.
Bugün büyük biraderden büyük veriye bir yolculuk yapacağız.
Yarın da bu konunun devamı olarak Orwell’in 1984’ünden Burgess’in 1985’ine gideceğiz.
Bu yazıda 5 konu hakkında bilgi vermeye çalışacağım.
1- Büyük birader
2- Yevgeni Ivanoviç Zamyatin
3- “Biz” kitabı
4- Büyük veri
5- Vatanseverlik yasası
Elbette bunları bilmeyenler için, başlangıç seviyesinde anlatıyorum. Orwell’ı anlamak için 1984’ü, Burgess’i anlamak için ise Otomatik Portakal’ı okumak lazım, bir blog yazısı ile bu iş olmaz.
Büyük birader ile başlayalım.
Özgün adı Big Brother olan bu tanım, dünyanın en ilginç yazarlarından biri olan George Orwell tarafından kurgulanmış ve 1984 isimli kitabında bize sunulmuştur. Büyük birader, diktatörlük ile yönetilen Okyanusya isimli ülkede her yerde gözü olan bir güçtür, herkes her an gözetim altındadır.
Big brother is watching you!
“Büyük birader seni izliyor” mottosu aslında bu gücün nasıl istismar edildiğini ve oluşturulan korku iklimini açıkça yansıtmaktadır. Kitapta adı geçen bu kavram günümüzde de sıklıkla kullanılmaktadır.
Apple şirketi 1984 yılında yayınladığı reklam kampanyası ile o günün güçlü teknoloji şirketlerine büyük birader göndermesi yapmış ve kullanıcılarını gözetlenmemek için Apple ürünleri almaya teşvik etmiştir. Ne büyük bir tezatlık değil mi, şimdi de Apple aynı ithamlar ile karşı karşıya.
Bu benzetmelerin sonu gelmemiştir, günümüzde de hala işin içinde “gözetim” varsa hemen konu büyük biradere gelmektedir. Büyük birader, kitabın distopik dünyasına tepeden bakan gözdür, hem tepeden her yeri görür hem de rütbe olarak en tepededir. Her yerde afişleri vardır, hakkında pek bir şey bilinmez ama o herkesin hakkındaki neredeyse her şeyi bilir.
Gözetim denilince Jeremy Bentham demeden olmaz, kendisi Orwell’dan önce bu konuya en çok kafa yoran kişilerin başında geliyor. George Orwell’ın gerçek adı Eric Arthur Blair bunu da bir not olarak şimdiden ileteyim.
Yine gözetimden bahsederken Yevgeni Ivanoviç Zamyatin ismini de analım.
Kendisinin “Biz” isimli kitabından bahsedeyim hemen. Bu kitap insanın “düş gücü”nün “dış gücü”nden daha önemli olduğunu söylüyor. Zamyatin’in kitabında kurduğu dünyada “kötülükle” mücadele hala devam etmektedir, yani 1984 kadar karamsar bir hava “henüz” yoktur. Kendisi eserleri ile Aldous Huxley ve George Orwell gibi isimlere (kabul etmeseler de) ilham kaynağı olmuş önemli bir isimdir.
Biz kitabına dönelim, kitap 26. yüzyılda geçiyor, insanların isimleri yok numaraları var, kişisel ve insalcıl haklar da yok. Herkes cam duvarların arkasında yaşıyor ve her anları denetleniyor ve izleniyor.
Kitaptan 2 cümle:
“Seviyorsun çünkü iplerini eline alamıyorsun. İnsan sadece köle edemediğini sever.”
Haydi altını çizdiğim bir cümle daha gelsin:
“Kendini mahvediyorsun ve bunu sana söyleyecek hiç kimse yok.”
Bugün “distopya edebiyatı” denildiğinde akla gelmesi gereken ilk isim bence Rus yazar Zamyatin’dir!
Devam edelim…
Büyük biraderden büyük veriye geldik, bununla ilgili bir belgesel de var.
11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında ülkelerin güvenliği açısından önem kazanan büyük veri kavramı Amerika’da çıkarılan Vatanseverlik Yasası ile farklı bir boyuta taşındı. Bu yasanın içeriğini küçük bir araştırma ile öğrenebilirsiniz, özetle kendisinden şüphe edilen kişilerin tüm dijital varlıklarına sınırsız bir erişim izni veriyor diyebiliriz.
Veri depolama maliyetlerinin her geçen gün azalması, veri toplama ve veri analizi işlerinin de gelişmesine imkan sağladı. Bunun üzerine yaygınlaşan sosyal medya mecraları ile insanlar verilerini saçmak için gönüllü oldular ve big data kavramı büyük güç kazandı.
Big data ile gözetimi binlerce açıdan ilişkilendirebiliriz ama kısaca şunu diyebiliriz; ne yediğimizi, ne zaman uyuduğumuzu, nerede olduğumuzu, ne düşündüğümüzü ve ne düşünebileceğimizi biliyor hatta ne zaman hasta olup öleceğimizi bile…
Big data ile big brother, her an her yerden bizi gözetleyen, ne yaptığımızı ne düşündüğümüzü bilen güçler. Daha ne kadar kötü olabilir ki dedikçe “dijital mahremiyet” açısından hep daha kötüsü oluyor.
Eskiden “büyük birader bizi izleyecek” diye korkan insanlar bugün “herkes beni izlesin” telaşı içindeler. Bu sözün üzerine, dün yazdığım beğendim kapitalizmi yazısını okumanızı öneririm, buraya tıklayabilirsiniz.
Big data ya da Türkçesi ile büyük veri.
Yapay zeka!
Nesnelerin interneti.
Blokchain.
Hepsi kulağa kadar karizmatik ve teknolojik geliyor değil mi?
Peki ya yeni medya?
Yeni medya hala yeni mi? Çoktan eskidi bile, bugün “yeni” olan her neyse pek uzun süre yeni kalamıyor, Levent Erden’in de dediği gibi “sürekli yeni” çağındayız.
Telefonumuzdaki her uygulama, girdiğimiz web siteleri, yaptığımız bankacılık işlemleri, her an her yerde hareketlerimiz veri olarak kaydediliyor ve bu veriler kullanılarak yeni hizmetler üretiliyor. Bugün nasıl ki bir restorana gittiğinizde sizin İnstagram sayfalarınızı beğenmenizi ümit ediyorlar pek uzak olmayan bir gelecekte sizin bırakacağınız verilerin peşinde olacaklar.
Kitapçıdan kitap alırken neden telefonunuzu istiyor ve sizin kişiler verilerinizi topluyor? Bir ceket alırken de ayakkabı alırken de aynı durum, sizin alışkanlıklarınızı veriler üzerinden anlamlandırmaya çalışıyorlar.
Eskiden bu kadar bilgi, veri yoktu, veri toplama araçları geliştikçe ve kullanımı arttıkça toplanan veri de artıyor. Veri arttıkça bunları doğru filtrelemek ve tasnif etmek gerekiyor daha doğrusu doğru tasnif edilmeye uygun şekilde planlı bir süreç içerisinde bu verileri toplamak gerekiyor, işte burada noisy data konusu gündeme geliyor yani gürültülü veri.
Gürültülü veri nedir diye soracak olursanız kısaca; veriler toplanırken oluşan hataların sonucudur diyebiliriz. Bu duruma rassal hata ya da değişen varyans da diyebiliriz.
Makine öğrenimine bir katkı sunamayan bu gereksiz bilgiler algoritmaların da verimliliğini azaltarak hatalar oluşmasına neden olmaktadır. Veri gürültüsü temizlenmezse yanlış analizlerin oluşması engellenemez.
Tekrar ediyorum, internet üzerinden ayakkabı satıyorsunuz ve Facebook sayfanıza önem veriyorsunuz ama kısa bir süre sonra veri toplamak daha önemli hale gelecek ve en büyük sorununuz “Facebook’umu kaç kişi beğendi?” değil “gürültülü veriden nasıl kurtulacağım?” olacak.
Veri gürültüsünü engellemek için dış referanslar kullanılabilir, kutulama yönetimi ya da manuel kontroller yapılabilir ama o konu uzmanlık alanıma girmediği için konuyu burada sonlandırıyorum.
Yıl 2021 aylardan Mayıs. Bugün nasıl ki herkes Bitcoin peşinde koşuyor yakında herkes veri peşinde koşacak. Binamıza kaç kişi girdi, bizim sokaktan geçen kaç kişinin şapkası vardı? Hepsi para edecek, kim önce toplarsa ve satabilirse onlar yeni “veri zenginleri” olacak.
Müşteri velinimetimizdir sözünün yerini müşteri “veri”nimetimizdir alacak…
2004 yılında çekilen G.O.R.A. filmini izlediyseniz bu sahneyi hatırlarsınız. Arif’e ulaşmak isteyen Garavel usta çeşitli yer ve zamanlarda ortaya çıkıyor ve onunla irtibat kurmaya çalışıyordu.
Arif Işık duştanken sabunu düşürüp yere eğildiği an gelen Garavel’e Arif “Hocam ayıp oluyor ama!” diyordu.
Duşa girerken, tuvalete girerken ya da üstünüzü değiştirirken telefonunuzun kamerası sizi görebilecek açıda mı oluyor? Buna dikkat ediyor musunuz?
Önemli, gerçekten çok gizli bir konu konuşurken telefonunuz sizin sesinizi alabilecek bir yerde oluyor mu yoksa içeride başka bir odaya mı koyuyorsunuz?
Bir çok laptop kullanıcısı bilgisayarlarının kamerasına bant yapıştırıyor ama telefonlarının tüm kameraları açık…
Telefonunuza yüklediğiniz uygulamalara erişim izni verirken nelere izin verdiğinizi kontrol ediyor musunuz? Mesela telefonunuza adımlarınızı sayacak bir uygulama yüklüyorsunuz ama kameraya erişim izni istiyor, ona da hiç düşünmeden izin veriyor musunuz?
Peki mahremiyet nerede, hocam ayıp oluyor ama!
Geçen gün telefon yanımdayken “Kayseri” dedim ve telefonum bunu “hey siri” komutu olarak algılayarak benden başka bir komut vermemi istedi. Telefonumuz bizi dinliyor ve kendisine seslendiğimizde “efendim sahip” diyor, peki geri kalan sürede ne oluyor?
Koronavirüs aşısında çip var, bize çip takacaklar diye aylardır konuşuluyor ama bize çip zaten takıldı. Konumumuzu bilen, kamera ve ses kayıt özelliği ile her an yanımızda olan telefonlarımızdan daha kapsamlı bir çip olabilir mi, bir de bunları kullanmak için üstüne para veriyoruz.
Telefonunuzun işletim sistemi verilerinizi topluyor, telefonunuzdaki operatör verilerinizi topluyor, telefonunuzdaki uygulamalar verilerinizi topluyor.
Peki mahremiyet nerede, hocam ayıp oluyor ama!
Bu konuda saatlerce yazmaya, teknik bilgilerle insanları boğmaya gerek yok, reçeteyi yazıyorum.
Ben sizin evinize geldim diyelim, benim yanımda konuşmak istemediğiniz ne varsa telefonunuzun yanında da konuşmayın, evde bir yabancı ister misiniz?
Yanınızda birisi ile tuvalete girer misiniz ya da üstünüzü tamamen çıkarır mısınız? Telefon varken de bunları yapmayın.
Özel bir konu mu var, telefondan uzak durun.
Başkasının görmesini istemediğiniz bir fotoğrafı telefonla çekmeyin ya da “bu video yayılsa ben yanarım” diyeceğiniz bir videoyu telefonunuzda bulundurmayın. Telefonunuz internete bağlı, bunu unutmayın her an çalınabilir. Zaten telefonunuzda “size ait” olan hiçbir şey tamamen size ait değildir.
Peki mahremiyet nerede, hocam ayıp oluyor ama!
Telefonunuz ya da harddiskiniz bozuldu ve tamire ya da başka bir işlem için vereceksiniz. Bu işlemi yapan kişi içindeki verilerinizi alabilir, o hiç kimsenin görmesini istemediğiniz fotoğraflar ya da not defterinde yer alan tüm şifre bilgileriniz başkasının eline geçebilir.
Sattığınız telefon ya da harddiskin içindekileri silseniz bile o bilgileri kurtarabilirler, bu dijital işlerde silmek diye bir şey kolay kolay yok.
Yanınızda dünyanın en ispiyoncu, en ağzı gevşek kişisi ile beraber gezmeye alışmalısınız. Yaptığınız her şeyi dinleyen, buna göre reklam gösteren ya da sizi daha iyi tanıyıp kararlarınıza etki etme gücü olan bir şey var cebinizde.
Söylediklerimin hepsi birer iddia ama tekrar soruyorum:
Peki mahremiyet nerede, hocam ayıp oluyor ama!
Zero day
Sıfırıncı gün açıkları
0 day
zer0day
hepsi aynı.
Bir yazılım (özellikle web siteleri) süreci tamamlandıktan sonra test uzmanları bu siteyi, uygulamayı ya da yapılan iş her neyse bu durumu kontrol ederler ve buldukları güvenlik açıklarını bildirerek işin daha güvenli hale gelmesini sağlarlar.
Sıfırıncı gün açıkları karşısında yapılan dijital saldırılar yazılımı yazan kişilerin ve kontrol uzmanlarının göremedikleri açıklardır. Sistem sahipleri durumun farkına henüz varamamışken siteye yapılan saldırılar kişileri, şirketleri ya da kurumları büyük sorunlarla başbaşa bırakabilir.
Sisteme yapılan bu saldırılar devam ederken bu açık için bir fix yazılır ve bu süreçte ataklar tüm gücü ile devam eder, zero day böyle bir şey.
Dijital saldırganların sitelerdeki açıkları site sahibinden önce keşfetmesi ile ortaya çıkan bu durumda saldırı eğer hafif atlatılırsa site sahiplerine faydası bile dokunabilir, sistemdeki açıklar bu saldırılar olmazsa bazen yıllar boyunca görülmeyebilir.
Bu açıklar giderilip yok edilince ortaya çıkan açıklar 1. gün açığı ya da oneday olarak anılır.
Hırsıza kilit dayanmaz dostlar…
Bazı insanlar “karda yürüyüp izini belli etmez” ama internette iz bırakmadan yürümek “neredeyse?” imkansız!
Siz isteseniz de istemeseniz de yaşınız, zevkleriniz, tercihleriniz bir şekilde deşifre oluyor ve ilgi alanlarınıza göre bir profiliniz çıkarılıyor. Telefona yüklediğiniz uygulamalar ve izin verdiğiniz alanlar sizin dijital izlerinizin derinliğini artırıyor.
Dijital ayak izleri kayıt altına alındıkça kişilerin dijital mahremiyet durumu da daha tehlikeli hale geliyor, bu izler gerektiği zaman karşınıza çıkıyor, kaybolmuyorlar.
Dijital ayak izleri ikiye ayrılıyor: Sağ ayak izi ve sol ayak izi
Kötü bir şaka ama yapmasam olmazdı…
Pasif dijital ayak izi
Aktif dijital ayak izi
Şimdi bunları yakından inceleyelim, biliyorsunuz “şeytan ayrıntıda gizlidir”
İnternette gezerken istemeden bıraktığımız izler pasif dijital ayak izi olarak tanımlanıyor. Bir siteyi ziyaret ettiğinizde IP adresiniz ile tanımlanmış bilgilerden öte bir iz bırakmazsınız.
Aktif dijital ayak izi internette gezerken yaptığınız faaliyetler ile bıraktığınız izlerdir. Gönderdiğiniz mailler, doldurduğunuz formlar, indirdiğiniz uygulamalar, boğulmamak için debelenirken iyice boğulan birisi gibi her hareketimiz ile bu kirli suya biraz daha batıyoruz.
Benim yazdığım bu blog yazıları dijital ayak izinin kralı bu arada…
Benle ilgili ne ararsan var!
Bu dijital ayak izleri bizim faydamız için kullanılabilir, bir şarkıyı seversin ve uygulama “şunu da dinle, seveceksin” der bu iyi bir örnek ama gerisi karanlık. Her şey sizin verilerinizi alıp sizin zihninizi ve tercihlerinizi kontrol etmek adına kurulu. Verdiğiniz kararlar size mi ait yoksa birileri sizin öyle mi düşünmenizi istiyor?
Yaptığınız aramalar, beğendiğiniz sayfalar yani aklınıza ne geliyorsa işte, hepsi dijital ayak izidir.
Verdiğiniz kararlar size mi ait? Seçim mimarisi yazımı okumak için buraya tıklayın lütfen.
Görüşürüz…
Hey!
Sen.
Sana diyorum, nereden geliyor bu değirmenin suyu.
Nasıl bu kadar fotoğrafı ücretsiz şekilde internete yükleyebiliyorsun?

Bakın dostlar, bu benim web sitem 127.0.0.1:5915/'un 1 yıllık masrafı, yıllık neredeyse 500 lira para ödüyorum, yani özetle web sitem için her ay 37 lira para ödüyorum.
Siz her ay Instagram kullanmak için 37 lira verir misiniz?
Twitter da kullanmak istiyorum, ona da 37 lira vereyim.
Youtube olmazsa olmaz, ona da 37 lira vereyim.
“Olur mu öyle saçmalık” dediğinizi duyar gibiyim.
Bu parayı neden ödüyorum? İnternette kendime ait bir alanım var, bu alana fotoğraf yükleyebilirim, video yükleyebilirim, yazı yükleyebilirim. İnsanlar bana yorum yapabilirler ya da mesaj atabilirler.
Bu çok tanıdık geldi, sosyal medya da bu değil mi zaten?
Evet…
Peki neden sosyal medya kullanırken para ödemiyoruz.
Youtube kanalı kurdunuz, içine 3.000 video ekleyebiliyorsunuz ama aynı videoları kendi web sitenize eklemeye kalksanız 10 yıllık gelirinizi ödeseniz buna yetmeyebilir. 3.000 videonun internette ne işi var, harddisk ile saklayayım dediniz, hesaplayalım.
Youtube 128 GB ve 12 saate kadar videoları kabul ediyor, saklamak istediğim videoları harddiskte saklamak istesem 2 tane 128’lik video için 300 liraya bir SSD almam gerekiyor ama Youtube bedava.
İnstagram ile canlı yayın bedava.
Yazının başındaki soruyu soruyorum: Nereden geliyor bu değirmenin suyu?
“if you’re not paying for the product, you are the product”
Ürün ücretsizse ürün sizsinizdir!
Are you disco?
Dijital kölelik burada başlıyor, siz içerik üreterek ya da üretilen içeriklerin arasında zaman geçirerek bu sistemde bir köle gibi çalışıyorsunuz, karşılığı ne?
Bedava sosyal medya kullanmak.
Köleler de böyle değil midir? Karın tokluğuna çalışırlar, bugün içinde bulunduğumuz durum da bir tür “dijital kölelik” işte!
İçerik üret ya da tüket.
Çok içerik üretirsen seni daha çok kişiye gösteririm, bir de bu içerikleri düzenli şekilde yüklüyorsan seni daha da fazla kişiye göstereceğim, söz…
Tüketenler için ise: Tükettikçe daha çok şey öğreneceksin, burada her an eğlenceli ve bilgi dolu, çıktığın an çok şey kaçırırsın.
Velhasıl kelam, mütemadiyen tüketen ya da başkası için üreten internet kullanıcıları reklamverenler için bir restoran menüsündeki hamburger gibiler, müşteri (reklamveren) gelip “bu reklamı 25 yaşında, iPhone 7 kullanan kızıl saçlı ve hamile kadınlar görsün” diyor ve parayı veriyor ve reklamı görüyorsunuz. Hamburgerciye gidip menüden burgeri seçmek kadar basit…
Köle gibi karın tokluğuna çalışıyoruz, çok iyi ve uslu bir köle (fenomen) olursak karşılığında para bile veriyorlar, çok havalı!
Çok ünlem kullandığım bir yazı oldu!
Dikkat, dikkat!
Ortaokulda gördüğünüz Fransız İhtilali dersini hatırlatın, bu durum ile bir çağ kapandı ve bir çağ açıldı, özgürlük ve eşitlik fikirleri yayıldı. (Kitapta yazsa da ben katılmıyorum)
Bir gün, pek uzak olmayan bir günde insanlar verilerinin peşine düşerek aynısını yapacaklar. Özel hayatlarını bedava sosyal medya kullanmak için satmaktan vazgeçecekler, filmli fotoğraf makinesi kullanıp yazılarını kağıt kalem ile yazmaya başlayacaklar. Ceplerindeki telefonun aslında en büyük sırdaşları olmaması gerektiğini geç de olsa anlayacaklar.
Bugün annenizin, eşinizin hatta sizin bilmediğiniz şeyleri internete bağlı olan telefonunuz biliyor. Notlar, yazışmalar fotoğraflar, kimle bağlantılı olduğunuz.
Korkmuyor musunuz? Yürek yemişsiniz, helal olsun.
Bugün bu yazdıklarım sana saçma gelebilir o zaman şimdilik vedalaşalım…
“Dünya 5’ten büyüktür” cümlesindeki “5” Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi üyelerini temsil etmektedir.
Kimdir bu daimi üyeler?
ABD
Çin
Rusya
İngiltere
Fransa
Geçtiğimiz günlerde “Dünya GAFAM’dan büyüktür” diye bir açıklama yapılmıştı.
Nedir bu GAFAM?
Apple
Amazon
Microsoft
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi üyelerinin veto hakları vardır, “Dünya 5’ten büyüktür” söylemi de buradan çıkmıştır. GAFAM denilen şirketlerin de veto hakları olduğunu geçtiğimiz ABD seçimlerinde gördük, görevdeki ABD Başkanının, dünyanın belki de en güçlü isminin hesaplarını kapattılar.
Bugün konumuz big tech.
Ülkemizde GAFAM, Amerika’da ise GAFA olarak adlandırılan (Microsoft’u bunun içinde görmüyorlar) bu grubun en önemli amacı kitlelerini rakiplerine kaptırmamak ve kendi ekosistemleri içinde tutmak. Bunu yapmak için kullanıcı verilerini kullanarak müşterilerini olabildiğince mecralarında tutmak istiyorlar. Algoritmalar ile yaşadığımız bu kullanıcı deneyimi ile keyifli vakit geçirsek de hayatın gerçeklerinden uzaklaşabiliyoruz.
Örneğin Google, kimse onunla kötü olmak istemez. Orada yoksanız, siz de bugün yoksunuz demektir. Arama motoru piyasasında Google şirketinin payı %92’lere varıyor, yani bir rakibi yok. Google şirketine karşı çıkarsanız artık siz yoksunuz demektir, bu kadar basit.
Aynısı Facebook’a ait olan WhatsApp için de geçerli. Kullanıcı sözleşmesi için tepki gösterip Telegram indiren arkadaşlarımın hepsi WhatsApp’a geri “dönmek zorunda” kaldılar, çünkü herkes orada!
Bu şirketler o kadar büyük ve güçlüler ki rakipleri yok, rekabet edilemez durumdalar.
1960’lı yıllarda başka bir Big Tech oluşumu vardı. IBM ve BUNCH (Burroughs, Univac, NCR, Control Data, Honeywell) şirketleri “büyük birader” olarak anılıyorlardı. Apple meşhur 1984 (George Orwell) reklamı ile o günün big tech şirketlerini eleştiriyor ve kullanıcılarını bireyselleştirilmiş teknolojiye davet ediyordu. Apple bu reklam filmi ile o günün big tech şirketlerini nasıl eleştiriyordu, izleyin lütfen.
GAFA ya da GAFAM için big tech deniliyor ama bir de NATU var.
Netflix
Airbnb
Tesla
Uber
Girdikleri sektörlerde yıkıcı bir yenilenme oluşturan ve ellerindeki kullanıcı verileri ile geleneksel şirketlerin önüne geçerek önlenemez bir yükselişe giren bu firmalar da farklı bir oluşumu temsil ediyorlar.
Big tech firmalarına Tech Giants (Teknoloji Devleri) hatta teknoloji devletleri diyenler de var.
Koronavirüs süreci yukarıda saydığım tüm şirketlerin kat kat büyümesini ve tamamen hayatın her alanına girmelerini sağladı. Ülkemizde hizmet veren GETİR ya da Banabi (Yemek Sepeti) gibi oluşumlar güzel işler yapsalar da koronavirüs süreci ile ellerindeki veriler, ulaştıkları müşteriler ve dağıttıkları ürün skalası hiç olmadığı kadar genişledi.
Big tech şirketleri rakipsizler dedim ama iki ülke akıllıca işler yaparak bu şirketlere rakip şirketler kurdular ve bu konuda gerçekten başarılı oldular.
Rusya
Google yerine Yandex, Facebook yerine VKontakt.
Çin
Amazon, Facebook ve Google yasak! Benzerlerini kullanıyorlar.
Çin ile ilgili yazdığım dijital çin seddi yazım için buraya tıklayabilirsiniz.
Hoşça kalın…
Eskiden hava karardıktan sonra sokakta saklambaç oynardık, “elma dersem çık, armut dersem çıkma” diye arkadaşlarımızı uyarırdık. Nereden bilebilirdik bu elmanın bu kadar önemli olacağını.
Şimdi elma yüzünden birbirimizden saklanıyoruz, dünyanın diğer ucundaki arkadaşımız ile konuşma vaadi ile girdiğimiz bu teknoloji çöplüğü yüzünden masanın diğer ucundaki arkadaşımız ile konuşamaz hale geldik.
İlk akıllı telefonumu almak için 2 maaşımı biriktirmiştim ve internetten siparişimi vermiştim. O zaman çalıştığım hastanede çok sevdiğim bir Akif hocam vardı, onun elinde gördüğüm HTC telefon başımı döndürmüştü, kocaman bir ekranı vardı ve telefonun önünde bir klavye yoktu. O dönemin en karizmatik ve teknolojik telefonlarını Blackberry üretiyordu, ABD başkanı bile o markayı kullanıyordu. Telefonun tuşları o kadar fazlaydı ki insanı önemli hissettiriyordu bense tüm paramla hiç tuşları olmayan bir telefon almıştım.
Herkes Facebook hesabına girmek için bilgisayar başında beklerken ben telefonumdaki Facebook uygulaması ile bu sorunu çözüyordum gerçekten ayrıcalıklı hissetmiştim. Bugün size bu dönüşümün hikayesini anlatacağım, buna elma devrimi diyorlar…
iPhone hayatımıza 2007 yılında girdi, sadece 13 yıl olmuş, akıllı telefonlar olmadan önce ne yapıyorduk acaba ben hatırlayamıyorum. Artık tüm fotoğraflarımız, notlarımız, anılarımız onun içinde, beynimize taktığımız bir harici bellek gibi yaşıyoruz telefonumuz ile.
İlk iPhone nasıl tanıtıldı önce onu izleyelim.
Apple 2001 yılında iPod ile müzik dünyasını derinden sarstı. Walkman ile insanların müzik dinleme alışkanlıklarını tamamen değiştiren Sony bir günde teknoloji mezarlığındaki yerini aldı, insanlar artık dijital müzik dinlemeye başladılar, kaset ve cd ile bağlantımız koptu.
Sonrasında iPhone ile telefon endüstrini baştan aşağı yenileyen Steve Jobs bunu nasıl başardı, neden Apple bu kadar başarılı oldu? Bilgisayarlarımızda kullandığımız fareyi neden Steve Jobs meşhur etti.
Onun bir hikayesi vardı…
Kullanıcılar markaları kıyaslarken üstün özelliklerine değil kendilerine ne hissettirdiklerine bakmaya başlamışlardı, işte Jobs bunu gördü. IBM’in insanlara tek tip ürünler sattığını iddia eden Jobs büyük teknoloji firmalarını 1984 romanı üzerinden ateşe atan bir reklam filmi çekti. Bu arada size bilmediğinizi düşündüğüm bir bilgi vereyim, George Orwell’in gerçek adı Eric Blair ve kendisi gençliğinde BBC radyosunda çalışıyormuş.
Apple reklamını izleyelim.
Reklamda tektipleşmiş ve teknoloji firmaları tarafından hapsedilmiş insanları Apple kurtarıyor, bugünü ne güzel anlatıyor değil mi, şimdi aynı iddiaları Apple şirketine yöneltsek bunu tartışabiliriz : )
Bu reklam ile başladı işte Elma Devrimi…
George Orwell 1984 isimli kitabını 1949 yılında çıkardı, Apple da 1984 yılında Super Bowl finalinde yayınladığı 1984 kitabı temalı reklamı ile hikayesini en iyi şekilde öne çıkardı.
Elma devrimini en sert hisseden hiç kuşkusuz “geleneksel teknoloji firmaları” oldu. Düşünsenize Nokia’nın halini, dünyanın en prestijli ve havalı markasıyken bir anda herkes sizi çöpe atıp tuşsuz telefon istiyor. Motorola, Ericsson ve BlackBerry gibi markalar da buradan nasibini aldılar.
Bu konuyu öncesi ve sonrası ile düne ve yarına bağlayacağım. Buradan çıkarmamız gereken 2 ders var.
Birincisi dün anlattığım aşil topuğu (buraya tıklayarak okuyabilirsiniz), Aşil yenilmez bir savaşçı olsa da topuğuna isabet eden ok ile ölüyordu. Nokia tüm dünyayı kasıp kavururken bir anda pazardaki payını kaptırdı. Aynısı Facebook için de geçerli, eski günlerinden eser yok, artık gençler Instagram ve Youtube mecralarını tercih ediyor. Değişimi ve trendleri yakalayamazsanız dünyanın en büyük şirketi de olsanız bir anda yerle bir oluyorsunuz bir de kendinizi düşünün, Nokia değişimleri takip etmediği için payını kaptırdı siz takip etmezseniz başınıza kim bilir neler gelecek.
İkincisi 100 maymun deneyi, yarın da onu anlatacağım.
Hoş kalın…
İnsanları bir araya toplamak ve bir konuda konferans vermek istiyorsunuz. Bu sunumu yapmak hem maddi hem de zamansal olarak size pahalıya patlayabilir. 100 kişiyi bir şehirde toplamak, otel masrafları, yemek masrafları, yol masraflarını karşılamak sizi her açıdan yorabilir. (daha&helliip;)